Arşiv

  • Ekim 2020 (10)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)

    Etiketler

    Gevşemeden gevşetmek

    Fatih Özatay, Dr.19 Mart 2007 - Okunma Sayısı: 1262

     

    Kriz sonrasında çok yüksek bir düzeye çıkmış kamu borcunun sürdürülebilir olduğundan duyulan derin kaygıları gidermenin olmazsa olmaz koşuluydu mali disiplinin sağlanması. Faiz dışı bütçe fazlasının milli gelire oran olarak alacağı düzey o dönemden bugüne zihinlerde iyice yer etti. Milli gelire oran olarak ifade edilmesine karşın, kısaca yüzde 6.5'lik faiz dışı fazla hedefi dedik, öyle yazdık, konuşmalarımızda öyle kullandık. Neredeyse sihirli bir rakam haline geldi 6.5.

    Aslında ortada bir sihir yok gibiydi: Bütçe açığının ve kamu borcunun zaman içinde ne ölçüde azaltılması hedefleniyorsa, teknik bir takım hesaplamalar yaparak, faiz dışı bütçe fazlasının ne düzeyde olması gerektiğini hesaplamak mümkündü.

    Ama aynı zamanda da sihirliydi: Zira açıklanan faiz dışı fazla hedefi piyasalarca borcun sürdürülebilirliği açısından 'yeterli' bulunuyorsa, hem piyasada faiz oranı düşüyor ve böylelikle daha düşük faizden borçlanabiliyordu Hazine, hem de artan güven sayesinde enflasyon bekleyişleri ve kur düşüyor, Hazine'nin harcamaları ve döviz cinsinden borcu azalıyordu. Dolayısıyla, yüzde 6.5'i değil de yüzde 6'yı yeterli bulsaydı piyasalar, muhtemelen 6.5 yerine 6'lık hedeflerle de bugün (6.5 ile) ulaştığımız borç stoku, reel faiz ve bütçe açığı düzeyine yine de ulaşacaktık.

    Şüphesiz işin sihri bir noktaya kadar geçerliydi. Bir eşik değerin altındaki, faiz dışı fazla hedefi piyasalar 'yeterli' de bulsa, borcu ve bütçe açığını düşüremezdi. Bu eşik değer, nedir, bunu kimse bilmiyordu. Biraz teknik hesapla, biraz da tecrübeyle karar verilebilecek bir değerdi. Mesela yüzde 3 olmadığı açıktı. Yüzde 4 de değildi. Krizin hemen sonrasında, uygulanan politikalara ve uygulayıcılarına karşı duyulan güvenin ne denli düşük düzeyde olduğu dikkate alınırsa, yüzde 5.5'in bile tehlikeli olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyordu.

    Oysa geldiğimiz noktada, kriz sonrasına kıyasla enflasyon 60 puan daha düşük, reel faiz çok daha aşağıda, kamunun borcu milli gelire oran olarak 40 puan daha az, çok daha kuvvetli bir bankacılık sektörümüz var. Bu değerler kriz sonrasında olsaydı, herhalde hedeflenen faiz dışı fazla oranı yüzde 6.5 kadar 'yüksek' bir değer olmazdı.

    Şu satırları yazarken 'tehlikeli sularda' yüzdüğümün farkındayım. Ancak içim de rahat. Çünkü 2001 sonlarında 'Yüzde 6.5 hedefi çok yüksek, bu kadar sıkı bir maliye politikasıyla büyüyemeyiz, bu hedefi aşağı çekmeliyiz.' görüşleri ortalığı kaplamışken, tek başına Merkez Bankası bu görüşlere karşı çıkmış, bildiri üzerine bildiri yayımlamıştı. Bu tavırda önemli bir sorumluluğum olduğundan, o sularda yüzebilirim, ne kadar tehlikeli olsalar da.

    Meramım şudur: Dünkü yazımda değindiğim işgücü piyasasına yönelik reformun ya da benzerlerinin maliyetini bir ölçüde karşılamak için, faiz dışı fazla hedefinde indirim yapılabilir. Sağladığımız makro disiplin bunu teknik olarak mümkün kılıyor.

    Ama aynı zamanda dikkat: Yurtdışı piyasaların giderek artan sıklıkta karıştığını ve cari işlemler açığımızın da çok yüksek bir düzeyde olduğunu zinhar unutmamak gerekiyor. Klişeleşen biçimiyle; 'kırılganlıklarımızı çok azalttık, ancak hâlâ kırılganız.'

    Faiz dışı fazla hedefinde yapılacak her indirimi, aslında mevcut kırılganlıklarımızı azaltmak üzere yaptığımıza inandırmamız gerekiyor kamuoyunu. Aksi, ufak çaplı bir 'felaket' olur; meğerse 'ne kadar da kırılganmışız' diye dövünürüz.

     

    Bu köşe yazısı 19.03.2007 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

     

    Etiketler:
    Yazdır