Arşiv

  • Mayıs 2024 (11)
  • Nisan 2024 (15)
  • Mart 2024 (19)
  • Şubat 2024 (19)
  • Ocak 2024 (18)
  • Aralık 2023 (17)
  • Kasım 2023 (14)
  • Ekim 2023 (15)
  • Eylül 2023 (12)
  • Ağustos 2023 (21)
  • Temmuz 2023 (18)
  • Haziran 2023 (13)

    Deprem felaketi ve maliye politikası

    Fatih Özatay, Dr.07 Şubat 2024 - Okunma Sayısı: 488

    Bugün 6 Şubat. Büyük deprem felaketinin üzerinden tam bir yıl geçti. Ne yazık ki canlarımızı kaybettik, çok sayıda vatandaşımız yaralandı ve çok sayıda aile parçalandı.

    Depremin yol açtığı maddi hasarı ortadan kaldırmak amacıyla yapılan çalışmalar ile maliye politikası arasındaki ilişkiye bakacağım. Mart 2023’te, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı depremin oluşturduğu maddi hasarın maliyetini 104 milyar dolar olarak tahmin etti. Altyapı, konut, özel işyerleri ve kamu binaları için yapılacak ve üç-dört yıllık bir süreye yayılması beklenen harcamaları kapsıyordu bu büyüklük.

    Kamunun deprem nedeniyle yaptığı harcamaların tutarını Ocak ortasına kadar bilmiyorduk. 15 Ocak’ta Mehmet Şimşek, 2023 yılı için bu tutarın 950 milyar TL olduğunu belirtti. 2024-2026 için hazırlanan Orta Vadeli Program’da (OVP) yer alan 2023 GSYH gerçekleşme tahmini dikkate alındığında, harcama tutarı GSYH’nin yüzde 3,7’sine denk geliyor. Açıklanan bütçe açığının yarısından biraz fazlası, dolayısıyla, deprem harcamalarından kaynaklanıyor. 2024-2026 döneminde de harcamaların sürmesi programlanmış durumda. Bu harcamaların toplamının GSYH’ye oranla yüzde 4,2 düzeyinde olması bekleniyor. Ağırlık, 2024 yılında. Tüm harcamaların boyutu GSYH’nin yüzde 8’ine ulaşacak bu durumda.

    Maliye politikası açısından iki nokta önemli. Birincisi şu: Depreme yakalandığımızda, bütçe açığımız ve kamu borcu çok yüksek düzeylerde seyrediyor olsalardı işimiz çok zor olurdu. Özellikle de kamu borcu önemliydi. Oysa 2022 sonunda kamu borcunun GSYH’ye oranı (borç oranı) yüzde 27’nin biraz altında ve dolayısıyla çok düşük bir düzeydeydi. Bu, bize önemli bir manevra alanı sağlıyordu. Manevra alanı, kabaca, borçlanmanın hem maliyetinin çok yüksek olacağı hem vadesinin çok kısalacağı hem de borç bulmakta önemli zorluklarla karşılaşılacağı bir borç oranı sınırı ile bir dönemdeki borç oranı arasındaki fark olarak tanımlanıyor. Tehlikeli borç oranı sınırı borcun döviz-yerli para bileşimine de bağlı. Döviz cinsi kısmı çok azsa, tehlike sınırını Türkiye için kabaca yüzde 60’ın biraz altında düşünebiliriz. Döviz kısmı ne kadar yüksekse, bu sınır o kadar düşük olacak.

    Deprem öncesindeki borç oranımız dikkate alındığında, sözünü ettiğim tehlike sınırından çok uzak olduğumuz ortadaydı. Bu çerçevede, fiziki kısıtlar (inşaat girdilerini yeteri miktarda sağlamak) göz önüne alındığında, ağırlıklı olarak iki yıla yayılmış ve GSYH’nin yüzde 10’u civarındaki bir harcama ve bunun borçla finansmanı bir sorun teşkil etmezdi. Bu, maliye politikasındaki disiplinin ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Zira o disiplin sayesinde borç oranı çarpıcı biçimde düşürüldü.

    Unutmayalım, 2001 krizinden hemen sonra borç oranımız -o zaman bilinen GSYH- dikkate alındığında yüzde 100’ünü aşmıştı (yeni GSYH serisine göre ise yüzde 72). Oralardan yüzde 26’ya gelmenin çok büyük yararını gördük deprem sonrasında.

    Vurgulamak istediğim ikinci nokta, bundan sonrasına ilişkin. Şu anda uygulanmakta olan ekonomi programı ağır aksak bir tempoda gidiyor. Ağır; çünkü faiz artırımları çok kademeli oldu ve önden yüklü yapılmadı. Aksak; çünkü ortada sadece faiz artırımları, vergi düzenlemeleri ve finans sistemini zorlayan bazı kararların gevşetilmesi var. Bu çerçevede, programın sadece enflasyonu düşürmeyi amaçladığı belirtilebilir. Bu koşullar altında özellikle enflasyonun tahmin edilen (ara hedef olduğu söylenen) düzeylere düşebilmesi için -deprem harcamaları dışarıda tutulduğunda, bütçe açığının oldukça sınırlı düzeylerde kalması önemli. Aksi takdirde programın başarı şansı azalır.

     

     

    Bu köşe yazısı 06.02.2024 tarihinde Nasıl Bir Ekonomi Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır