Arşiv

  • Ekim 2020 (9)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)

    Etiketler

    Duvar örmemek için

    Fatih Özatay, Dr.02 Nisan 2007 - Okunma Sayısı: 1293

     

    Birkaç soru: 2001 krizi sonrası 'göğe sıçrayan' kamu borcunu düşüremeseydi Türkiye, hızla büyüyebilir miydi, enflasyonu ve reel faizi düşürebilir miydi, işsizlik oranındaki artışı durdurabilir miydi?

    Bir tane daha: Neden ekonomimiz durgunluktayken, ya da küçülüyorken hep cari işlemler fazlamız oldu? Neden bu dönemlerde kamu borcunun yüksekliği temel sorunlarımızın başında geliyordu?

    Hazine'nin web sayfasından bir istatistik: 2001'in sonunda kamunun iç borcunun yüzde 24'ü kura duyarlıymış (ya döviz cinsindenmiş ya da kura endeksliymiş). Dış borç da dikkate alınırsa, kur hareketlerinden etkilenen borcun toplam borca oranı yüzde 58'e ulaşıyormuş. 2006 sonuna geldiğimizde bu oran yüzde 38'e düşmüş.

    Yine aynı sayfadan bir başka istatistik: Kamunun iç borcunun kur hareketlerine duyarlı kısmının reel faizi son dört yılın üçünde negatif olmuş, yani bu borç cinsine reel faiz ödememiş Hazine. Reel faizi hesaplamak için nominal faiz, kur değişimi ve enflasyondan yararlanılmış. İlk ikisini çarpıp, üçüncüsüne bölüyorlarmış.

    Vay canına! Demek ola ki, enflasyonun altında bir kur artışı Hazine'nin reel faizini düşürüyormuş. Yine aynı kaynağın yalancısıyım: Kamunun toplam borcu 2001 sonundan bu yana yaklaşık 46 puan azalmış. Azalışın önemli bir kısmı, kura duyarlı borçta gerçekleşmiş.

    Türk Lirası'nın değerli olması işe mi yaramış ne? 2002 yılında bir grup çalışma arkadaşımla yolumuz Meksika'ya düştü. Meksika Merkez Bankası'nın 1994-95 krizi sonrasındaki deneyimlerini öğrenmekti temel amacımız. Teknik açıdan çok öğretici bir ziyaretti. Ama beni daha çok etkileyen iki şey vardı. Birincisi, güvenlik sorunuydu. Mesela, daha ilk günden Meksikalı yetkililerden uyarı almıştık. Yoldan taksi çevirmemizi zinhar tavsiye etmiyorlardı. İkincisi de bizdeki gecekondularla karşılaştırıldığında oradakilerin zavallı haliydi.

    Bir yıl sonra G-20 toplantısı için Yeni Delhi'de buldum kendimi. İnanılmaz bir sefalet vardı etrafta. Varlıklı kesimlerin oturdukları evlerin yüksek duvarlarla çevrili olması, her tarafta nöbetçilerin dolaşması, duvarların önlerinde ise kılık kıyafetleri perişan ailelerin açıkta barınmaya çalışmaları çarpıcıydı.

    Dikkat: Bunlar yoksul Afrika ülkeleri değil. Meksika'nın (istatistiklere göre) refah düzeyi bizden daha yüksek, Hindistan ise geleceğin 'yıldız' adayları arasında.İşsizlik oranımız yüksek. Bazı sektörlerde istihdam azalıyor, işini kaybedenlerin önemli bir kısmı vasıfsız. İşgücüne yeni katılanlara iş bulmakta büyük güçlük çekiyoruz. Açık ki işsizlikle son dönemlerde giderek artan suç oranı arasında önemli bir ilişki var. Krizden sonra uygulanagelen para politikası iyidir, kötüdür, yanlıştır, doğrudur, hatta her şeydir. Olabilir.

    Ama şu olmaz: Bir ekonominin işleyiş biçimini şekillendiren mevcut kurallardan kaynaklanan bozuklukları, parasal önlemlerle ortadan kaldıramazsınız. Ne kadar kolay olurdu; "bir kura çarp, bir de faize, bak bakalım kalıyor mu işsizlik" olsaydı. Ama değil öyle. Daha fazla işçi çalıştırmayı engelleyen, istihdamı caydıran bir kurallar demetimiz var. İşsizlikle kalıcı biçimde mücadele etmek istiyorsak, bu engelleri yok etmekten başka çıkar yol yok.

    Dün, borcu göklerde gezen bir ülkede makro istikrarı sağlamak ilk öncelikti. Bugünse sıra mikro reformlarda. Duvar örmemek için.

     

    Bu köşe yazısı 02.04.2007 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

     

    Etiketler:
    Yazdır