logo tobb logo tobbetu

Köşe Yazıları

Serdar Sayan, Dr. - [Yazarın tüm yazıları]

Eleştirilemezliğin dayanılmaz hafifliği 29/06/2011 - Okunma sayısı: 3582

 

Bu köşede

güncel konular üzerine, hele güncel siyasi gündem üzerine ahkam kesmiyorum normal olarak. Ancak geçen yazımın sonunda da vurguladığım gibi, güncel (siyasi) gündeme ilişkinmiş gibi gözüken kimi gelişmeler, çok daha derin soruları çağrıştırabiliyor. Nitekim ÖSYM'nin adını gündeme adeta çivileyen gelişmelere yönelik eleştiri ve protestoların topyekûn, eleştirenlerin/protestocuların ya bizzat provokatör olmalarından, ya da provokasyona gelmelerinden kaynaklandığı önermesi bende böyle çağrışımlar yaptı. Bu yazıda, bahsettiğim iddiaların bende yaptığı çağrışımlardan hareketle bilim felsefesindeki yanlışlanabilirlik kriterinden söz edeceğim. Sonunda lafın kuyruğunu, herhangi bir konuda seslendirilen her eleştiriyi, eleştirenlerin kimliğinden, bunların gizli ya da konuyla direk ilgili olmayan bir ajandası olduğundan dem vurarak göz ardı etmenin sakıncalarına bağlamak istiyorum.

Aslında eleştirileri, eleştirenlerin kimliğine, gizli ajandalarına vs. atıf yapıp bertaraf etmeye çalışmak, güzel Türkiyem'de ne yazık ki oldukça yaygın olan bir tavır ve son zamanlarda ÖSYM'nin yaptığı (daha doğrusu yapamadığı) sınavlar eksenindeki a(/tar)tışmalardan çok daha kapsamlı ve uzun bir geleneğe sahip.  Bir başka yaygın ve köklü geleneğimizle, yani dünyada olup biten her şeyin ardında akıllara zarar nitelikte -ancak her nasılsa, varlığını sıradan insanlar dahil herkesin apaçık bildiği!- komplolar olduğunu iddia etme geleneğimizle de akraba. Bu kadar külyutmaz vatandaşların seçtiği siyasetçilerin de külyutmaz olması, aslında her eleştiri/protestonun arkasında hangi provokasyonun yattığını şıpadanak anlamasında şaşılacak bir şey yok belki de. Yok olmasına yok belki ama bu tavır, yolunda gitmeyen işlerin düzeltilmesini de çok zorlaştırıyor. Neden olduğunu merak edenler tek sıra halinde ilerlesin.

Marks, Freud ve ÖSYM

Bu bölüm başlığında ÖSYM'nin Marks ve Freud ile birlikte anıldığını görüp de ne alakası var demeyin.  İzah edeceğim. Okuyanlar hatırlayacaktır; geçen sayıdaki yazımı "hükümet, ÖSYM vs. olarak yaptıklarınıza yönelik tüm eleştirilerin, ya bunları seslendirenlerin kendilerinin provokatör olmalarından, ya da provokasyona gelmelerinden kaynaklandığını iddia ederseniz, kimi Marksist ve Freud'cularla ortak noktanız ne olur?" sorusuyla bitirmiştim. Bu soruyu sorarken şaka yapmadığımın, ciddi olduğumun bir göstergesi olmak üzere, Karl Popper'ın adını bir ipucu olarak zikretmiştim. Bilenler bilir, Karl Popper 20. yüzyılın en ünlü ve saygın (bilim) felsefecilerinden biridir. Bilim felsefesi literatürüne yaptığı en önemli katkılar, 18. yüzyılda yaşamış ünlü İskoç felsefeci-iktisatçı-tarihçi David Hume'a atfen "Hume'un problemi" olarak da bilinen tümevarım problemine sunduğu çözüm ile bilimsel teorileri bilimsel olmayanlardan ayırmak için önerdiği yanlışlanabilirlik kriteridir.

Popper, Marksizm'de kısmen ve Freud'culukta büyük ölçüde var olan iki sorunlu ve birbiriyle ilişkili eğilim gözler: Birincisi, bunların bütün bilimsellik iddialarına rağmen önermelerini test edilebilir ve dolayısıyla gözlem veya deney sonuçları yardımıyla yanlışlanabilir biçimde formüle etmeme eğilimidir. İkincisi ise, bu akımların savunucularının, ilgili akımın sunduğu kuramsal çerçeveye yönelik tüm eleştirileri, eleştirenlerin kimliği ile ilgili konulara bağlayarak bertaraf etme eğilimleridir.  (Bilmem bölüm başlığı şimdi biraz daha anlamlı gözüktü mü?) Bu yüzden de, bu akımların kuramsal çerçevelerinden çıkan tekil önermelerden yanlış olanların yahut kuramın hatalı unsurlarının ortaya çıkarılarak ayıklanması güç ya da imkansız hale gelmektedir.

Ben hem Popper'ın yanlışlanabilirlik kriterine neden ihtiyaç olduğuna dair açıklamalarını, hem de kendisinin bu kriteri  akıl etmesine giden süreci çok ilginç ve öğretici bulurum. Popper'ı ve bilim felsefesine yaptığı katkıları keşfetmem, entelektüel gelişimimdeki dönüm noktalarından biri olmuştur. Hatta biraz da bu yüzden Popper'ın derin felsefi akıl yürütmelerini, "ÖSYM'yi eleştirenler ya provokatördür ya da provokasyona gelmişlerdir" gibi bir iddiadan aldığım ilhama dayanan bir yazıda anmakla adamcağıza haksızlık mı ediyorum acaba diye düşünmedim değil. Fakat sonunda yazmaya karar verdim. Bunu ÖSYM'ye yönelik bütün eleştirilerin provokasyon ürünü olduğu vs. iddialarını çok ciddiye aldığım için değil; bu iddiaların siyasetçiler başta olmak üzere muhtelif eleştirilere maruz kalan çeşitli çevrelerin sıkça başvurduğu bir savunma tipolojisine iyi (ve güncel) bir örnek teşkil etmesinden dolayı yapıyorum.

Eleştirilen bir görüşün, kuramın ya da kurumun savunucularının/temsilcilerinin, eleştirilere konu olan yanı her neyse onu düzeltmeye çalışmak yerine bunların, eleştirenlerin kimlikleri, gizli ajandaları, zedelenen çıkarları, provokasyona gelmeleri vs. yüzünden yapılan haksız eleştiriler olduğunu iddia etmelerine dayalı savunma tipolojisinden söz ediyorum. Bir çeşit saldırı yoluyla savunma yani. Eleştiriye karşı

En iyi savunma (eleştirene) saldırmak mıdır?

sorusuna Popper'ın cevabının da kocaman bir hayır olduğunu söylememe gerek bile yok belki de. En azından amaç herhangi bir kuramsal çerçevenin daha fazla fenomeni açıklar hale gelmesini sağlamak ve daha fazla konuda, daha doğru tahminler (öndeyiler) üretir hale getirmek ise, eleştiriden kaçmak şöyle dursun, eleştiriyi teşvik etmeli; kuramınızın deney ve gözlemler yoluyla yanlışlanması olasılığından korkmamalısınız diyor Popper. Esasen eleştirileri, eleştirenlere saldırarak savuşturmaya çalışmak, bir kurum, bir siyasal görüş ya da akım için de iyi fikir değil. Hataları, sorun alanlarını saptayıp, çözüm bulmayı engelliyor. Ancak bunun neden iyi fikir olmadığını, ben asıl Popper'ın ele aldığı bağlamda ve kendi yazdıklarına atıfla açıklamak istiyorum.

1902'de Viyana'da doğan Popper'ın, 1919'dan (yani ilk gençlik yıllarından) itibaren uğraştığı bir soru var: Herhangi bir doğal ya da toplumsal fenomeni açıklama iddiasıyla ortaya atılan bir teorinin bilimsel olduğu nasıl anlaşılır ya da bu iddia ile ortaya çıkan bir teori ne zaman bilimsel olarak addedilebilir? Sorunun kapsamını daha da daraltarak sorarsak, bir teorinin bilimsel olup olmadığını saptamamıza ya da bilimsel teorileri, bilimsel gibi gözükenlerden (pseudo-scientific ya da metafizik) ayırmaya yarayacak bir kriter var mıdır?

Bu önemli bir soru çünkü herhangi bir doğal ya da toplumsal fenomeni açıklamak üzere geliştirilen çok sayıda alternatif teori olabilir. Bunlardan bilimsel olanları diğerlerinden ayırmak için izlenebilecek bir yol, bilimsel metoda dayalı olup olmadığına bakmaktır. Yani bir teori bilimsel metodu kullanarak yani deney ve(ya) gözlemden yola çıkarak, tümevarım yoluyla ulaşılan genellemelere dayanıyorsa bilimseldir denebilir. Ancak bunun böyle olması, ortaya çıkan teori ya da öndeyileri bilimsel kılmaz her zaman. Bu konuda Popper'ın kendi verdiği örneklerden biri astroloji. Bol miktarda ampirik gözleme dayalı (olma iddiasında) olsa da astrolojinin, kişilerin geleceğini (ya da kaderini?) yıldız haritalarının belirlediğine dair teorisi bilimsel değildir. (Astroloji için en fazla bilimselimsi denebilir ama bunun nedenini burada ayrıntılı olarak tartışmayıp, meraklı okuyuculara egzersiz olarak bırakacağım.) Peki o zaman bilimsel olan ile olmayanı (ya da bilimselimsi olanı) nasıl ayıracağız? Şimdi Popper'ın  Conjectures and Refutations başlıklı eserinde anlattıklarına dayanarak,  bilimsel olan ile bilimselimsi olanın ayırmaya yarayacak kriteri, kendi yaşadıkları ve tanık olduklarından ilham alarak nasıl keşfettiğinden, söz edeceğim.[1]

Bilimsel teorileri bilimselimsi teorilerden ayırmak

için bir ayıraca (veya kritere) ihtiyaç duyulduğunu ilk gençlik yıllarında fark eder Popper. Avusturya'da imparatorluğun yıkılmasını izleyen dönemde, birçok devrimci sloganın, yenilikçi fikrin ve yeni teorinin ortaya atıldığı çok hareketli bir entelektüel atmosfer içinde yaşamaktadır. Bu dönemin çok canlı bilim ve felsefe tartışmalarını izler. En çok Einstein'ın görelilik kuramından etkilense de, Marx'ın tarih, Freud'un psikanaliz ve Adler'in bireysel psikoloji kuramları ile de yakından ilgilenir. Tıpkı Einstein'ınki gibi bilimsellik iddiasında olan ve dönemin aydınları ile kendi arkadaşlarının da aralarında olduğu üniversite öğrencilerinin büyük ilgisini çeken bu kuramlara ilişkin ilginç bir gözlem yapar: Marks'ın, Freud'un ve Adler'in kuramlarında, arkadaşlarını en fazla etkileyen nokta bunların üçünde de var gibi gözüken açıklama gücüdür.

Gerçekten de bu kuramlar, açıklama iddiasında oldukları fenomenlerle uzaktan yakından ilgili ne varsa açıklayabilir gibi gözükmektedir. Dünya adeta bu kuramları haklı çıkaran örneklerle doludur: Sanki olan biten her şey, kuramların haklılığına işaret eden yeni göstergeler sunar. Popper'ın şakayla karışık söylediği gibi, bu kuramları öğrenmeye başlayanların gözleri bir süre sonra açılmakta ve ilgili kuramı destekleyen göstergelerin aslında her yerde olduğunu fark etmektedirler. Taraftarları açısından, bu kuramların doğruluğu apaçıktır; bunu görmeyip de, kuramları eleştirenler ya gözlerinin önündekini görmeyen gafillerdir ya da art niyetlidirler -yani aslında kuramın apaçık ortaya koyduğu şeyi tabii ki görmektedirler ama gizli ajandaları, art niyetleri vs. yüzünden bunu gizlerler. (Tanıdık geliyor mu?) Bu eleştirilerin kaynağı ister gaflet olsun, ister art niyet; sonuç değişmez: Eleştirilen akımların taraftarları için ciddiye alınabilir eleştiriler değildir bunlar. Mesela Popper'ın ilk gençlik yıllarında, Marksist tarih kuramını eleştirenlere genellikle verildiğini duyduğu cevap, böyle yapmalarının, sınıf çıkarlarının tehdit altında olduğunu hissetmelerinden kaynaklandığıdır. Freud'un psikanalizini eleştirenlerin böyle yapmaları, çocukluklarında başlarına gelenlerle ya da Oedipus kompleksleriyle yüzleşmek istememelerinden; Adler'in bireysel psikolojisini eleştirenlerin bu tavırları ise aşağılık komplekslerinden kaynaklanmaktadır vs. Popper'ın biraz komik bir biçimde not ettiği gibi, çevresinde gördüğü Marksistler ellerine aldıkları gazetenin her sayfasında kendi tarih yorumlarını destekleyen kanıtlar bulmadan edemezdi. Hatta sadece gazetenin sınıfsal tarafgirliğini yansıtan haberleri sunuş biçimine uygun olarak yazdıklarında değil, yazmadıklarında da (yahut sınıfsal tarafgirliği yüzünden yazmamayı seçtiklerinde de) böyle kanıtlar bulurlardı.[2]

Çok farklı şeyleri açıklamaya çalışan üç teorinin "taraftarları"nı birleştiren ortak özellik, aralıksız olarak elde ettikleri destekleyici bulgulardır. Kuramın (ya da parçalarının) yanlış olabileceğine dair en ufak şüpheye meydan verecek tek bir gözlem yapıl(a)maz (yapıldığının iddia edildiği durumlarda da, böyle bir gözlemin geçerliliği, yaptığını iddia edenin kimliği ve art niyetleri ile ilgili spekülasyonlar marifetiyle sorgulanır).  Esasen sorun büyük ölçüde, bu teorilerin her duruma uyacak şekilde yorumlanılmasına izin veren yapılarından kaynaklanmaktadır. Bu yapılar altında vakalar ve gözlemler teoriyi test etmek için kullanılmaz; her vaka ve gözlem teoriyle çelişmeyecek biçimde yorumlanır ve yeniden yorumlanır.  Yani yapılan iş bir bakıma, "yağmur yağacak" benzeri yanlışlanması imkansız önermeler ortaya atmak gibidir. Bu önermeye karşılık "sen bunu söylediğinden beri epey zaman geçti ama hala yağmadı" türü bir eleştiri yaptığınızda ya "senin bulunduğun noktaya yağmadı ama falanca yerlere yağdı" gibi bir cevapla karşılaşırsınız, ya da "henüz yeteri kadar beklemedin; yeteri kadar beklersen yağacak" gibi bir cevapla. Yani ne derseniz deyin önerme, aldığı her darbeden sonra hacıyatmaz gibi tekrar karşınıza dikilir. Dikilir dikilmesine ama böyle eleştiri-geçirmez önermelerin yararı (eğer varsa da) çok sınırlıdır. Her zaman, her koşulda doğru olacak "yağmur yağacak" türü bir önerme, aslında pek bir işe de yaramaz (yanınıza şemsiye almanızı sağlamak gibi bir faydası yoktur örneğin). Diğer taraftan "Ankara'ya (hatta mesela Kızılay'a) bugün öğleden sonra yağmur yağacak" gibi bir önerme çok daha kolay yanlışlanabilir olmakla birlikte, çok daha yararlı olma potansiyeline sahiptir.

Nitekim Popper da, bu tip teorileri Einstein'in genel çekim kuramı gibi fizik teorilerinden ayıran en belirgin yanın formülasyonları itibarıyla yanlışlanabilir olmamaları olduğunu söylüyor. Oysa ki gerçek bilim, ancak olgularla uyuşmazlığı deney ve gözlem yoluyla saptanan, dolayısıyla yanlışlanan bir kuramın yerini, o olguları da açıklayacak daha kapsamlı bir teorinin alması sayesinde ilerliyor. Mesela en az iki yüzyıl boyunca Newton fiziğinin, bu zaman süresince yapılabilen bütün deneylerle ve gözlenebilen olgularla uyumlu olduğu saptanmakla kalmayıp, bir sürü önemli teknolojik uygulamayı da mümkün kıldı. Ancak sonradan gözlenen kimi olgularla uyuşmaz olduğu saptanınca yerini, bu olguları ve daha fazlasını açıklayan Einstein'ın görelilik teorisine bıraktı. Üstelik bu bilimsel devrim sırasında hiç kimse, Newton'ın prensipleriyle uyuşmaz olduğu saptanan olguları ortaya çıkaranları ya da Einstein'ı art niyetli (bir provokatör) olmakla ya da provokasyona gelmekle suçlamadı. Keza kimse kelime oyunları yaparak Newton fiziğini "Newton öyle demek istememişti ki zaten, yeni bulgular da pekala Newton'ın yazdıklarıyla uyumlu" diye savunmadı. Yanlışlanan (daha doğrusu olgularla uyumsuzluğu fark edilen, kimi olguları açıklamakta yetersiz kalan) teorinin yerini yenisinin almasıyla da, dünyayı dönüştürecek çapta bir bilimsel ilerleme gerçekleşmiş oldu.

Gerçekten de, Popper'ın zikrettiği diğer üç teorinin "taraftarları" gözlenen olguların ilgili teorinin öndeyileri ile uyumsuz olabileceği olasılığını bile düşünmüyordu. Yine de bunlardan Marksist tarih teorisinden çıkan pek çok önerme ve öndeyi, kimileri uzunca süre beklemeyi gerektirse de aslında gözleme konu olup, gözlemlerle uyuşmadığı takdirde reddedilebilir niteliktedir. Bu bakımdan, teorisinin yukarıda tarif ettiğim tavır yüzünden çürütülmesi imkansız hale gelmesinin sorumlusunun Marks'ın kendisi olmadığını not etmekte fayda var. Mesela Freud'un teorisi bu bakımdan daha sorunlu çünkü gerçekten var olup olmadıklarını bilmenin ya da anlamanın mümkün olmadığı ego, süper-ego gibi kavramlara dayalı ve bunların bilimselliği, Noel'de uçan bir kızakla dünyayı dolaşıp çocuklara hediye getirdiği söylenen yaşlı adamla ilgili hikayelerinkine denk aşağı yukarı.

Teori ne zaman yanlışlanmış sayılır?

sorusu tek ve kolay bir cevabı olmayan bir soru. Keza bir teoriyi artık geçersiz ilan etmek için, öngörüleri ile uyumlu olmayan kaç tane olgu, vaka, deney sonucu gerekir sorusuna verilebilecek en kısa cevap "teorisine bağlı" demek olur sanırım çünkü bu çok ilginç ama bir o kadar da kapsamlı bir soru. Ayrıntılı tartışamayacağım ama bu konularda iktisattan bir örnek vermek gerektiğinde aklıma ilk gelen, yasa statüsüne yükselmiş bir teori olan talep teorisi oluyor. Talep teorisi, en sade ifadesiyle, bir malın talebini etkilemesi beklenen diğer değişkenlerin değerleri veri iken, malın fiyatındaki bir değişikliğin, talep edilen miktarın diğer yönde değişmesine yol açacağını öngörür. Peki o zaman mesela İskoç ekonomist Robert Giffen'ın, 19. yüzyılın ortalarında yaşanan kıtlık sırasında İrlandalıların temel yiyecekleri olan patatesin fiyatlarındaki artışa rağmen, daha fazla patates talep ettiklerine dair ünlü gözlemi, talep teorisinin yanlışlanması anlamına mı gelir? Fazla yerim kalmadığı için bu soruya "hayır gelmez," deyip "çünkü Giffen mallarının durumu da, Slutsky ayrıştırmasına konu olan gelir ve ikame etkileri yardımıyla talep teorisi kapsamında açıklanabilir" diye eklemekle yetineceğim.

Bir de bu Giffen malı bahsi açılmışken, şu daha önce de birkaç kez yazdığım kreş deneyine bir kez daha değinmem gerekiyor. Çocuklarını almak için kreşe gelen velilerin geç kalma oranının, gecikmeler için parasal bir ceza uygulanmaya başlanmasından sonra iki misline çıktığını gösteren deneyden ilk söz edişimden sonra bir ortak akıl sorusu sormuştum. Deyim yerindeyse, cezaya konu olan gecikme zamanının bir tür Giffen malı olup olmadığı şeklindeki soruma cevaplar yağdı adeta. Bu yüzden birkaç kez bu konuya dönmek zorunda kaldım. Bu konuyu bir daha dönmemek üzere kapattığımı sanıyordum artık ama ilk gönderildiğinde elime geçmeyen bir e-postadaki ilginç akıl yürütme, beni bu konuya son bir kez daha değinmeye mecbur etti. Bu e-postayı gönderen Volkan Avcı'nın akıl yürütmesini bu sayıdaki okuyucu mektupları köşesinde bulacaksınız. Ben büyük keyifle okudum Volkan Avcı'nın yazdıklarını, size de tavsiye ederim.

Son söz

Bu yazıya ÖSYM'den söz ederek başladım çünkü yazının ilhamını ÖSYM'ye yönelik eleştirilere ilişkin bir değerlendirmeden aldım. Bu ilhamla yola çıkıp Popper'ın yanlışlanabilirlik kriterinden söz ettim bol bol.  Bunu yaparken ÖSYM'ye yöneltilen çeşitli eleştiriler haklı mıdır, değil midir sorusuna cevap vermeye kalkışmadım. Bu konuda bir fikrim tabii ki var ama konuyu saptırmamak için bu konudaki fikrimi açıklamadım.  Beni bu yazıyı yazmaya asıl iten, kimilerinin savundukları görüş ya da pozisyonlara yönelik eleştirilere verdikleri "falanca görüşe karşı çıkanların hepsi çıkarları tehdit edildiği için böyle yapıyor; filanca öneriyi eleştirenlerin tümü rantlarını kaybettikleri için eleştiriyorlar" formatındaki cevaplardı. Bu format ya da genel kategori içinde, Türkiye'de özellikle sıkça rastlanan bir versiyon da "falanca görüşe/davaya destek vermeyen ya da karşı çıkan herkes .............'dır" şeklinde olandır. Boşluk sık sık "şu ülkeden/bu örgütten talimat/para almıştır" türü bir suçlama ile doldurulur. Sonunda bu tür yaklaşımların, doğruyu bulmayı ne kadar güçleştireceğine ilişkin asıl mesajımı verebildim umarım ama Giffen'ın patateslerinden de söz etmişken saptamadan geçemeyeceğim: Yukarıdaki boşluğa koyulabilecek ifadeler içinde, benim tüm zamanlar ve tüm ülkeler için aşılamaz bir zirve olduğunu düşündüğüm "patates dinindendir" tamamlaması da yine güzel Türkiyemden çıkmıştır. Ne kadar öğünsek azdır.

 

[1] Yalnız o bahse geçmeden önce hemen not edeyim ki, Popper'in burada cevap aradığı soru bir teorinin ne zaman doğru olacağı ya da geçerli kabul edileceği sorusu değil.  Dahası bilimsel teorilerin hatalı olabileceğini, bunun aksine bilimselimsi teorilerin kimi zaman gerçeği yakalayabileceğinin de farkında. O sadece bilimsel olanı bilimselimsi olandan ayırmamıza yarayacak bir ayıraç, bir kriter arıyor. Bu arayışa konu olan soru ve arama sürecinin kendisi de çok öğreticidir.

 

[2] Kaydetmeden geçemeyeceğim. Popper'ın bu sözleri, Türkiye'de 1980 öncesindeki sol aydınların (ya da yarı-aydınların) dünyayı algılayışına da neredeyse birebir uyuyor. Popper'ın, elindeki gazetenin yazdıklarında ve (niyet okuma yoluyla) yazmadıklarında kendi tarih yorumunu destekleyen kanıtlar bulan Marksist tipi ile temsil ettiği karakterlere Türkiye'de de çok sık rastlanırdı. Hatta 1980 sonrasında yayınlanan Yeni Gündem dergisinde Murat Belge, Sadık Özben mahlasıyla yazdığı köşesinde, her şeyin cevabının Marksizmde olduğuna inanan solcuları pek eğlenceli bir biçimde karikatürize eden bir Azmi karakteri yaratmıştı.

 

 

Bu yazı İktisat ve Toplum Dergisi'nin Mayıs 2011 sayısında yayınlanmıştır.

 

Paylaş Bookmark and Share

« Diğer köşe yazıları