logo tobb logo tobbetu

Köşe Yazıları

Hasan Ersel, Dr. - [Yazarın tüm yazıları]

Demokraside farklı grupların seslerini duyurması esastır 26/02/2007 - Okunma sayısı: 1931

 

'Kurtlar Vadisi' dizisinin yayından kaldırılması tartışmalarında en çok özgürlük ve ahlak kavramları kullanılıyor. Ama bu iki kavrama anlam kazandırabilmek için herkese aynı uzaklıkta olup, her kişinin tercihinin ne olduğunu hissedebilir durumda olabilmek gerekiyor.

Bir televizyon dizisinin yayından kaldırılması tartışmaya yol açtı. Bu olayı iktisat diline çevirip, "tema ve çeşitlemeler" biçiminde, tartışmak istiyorum. Bir televizyon dizisinin seyredilmesi seyircilerin bir malı (iktisatta hizmetler de mal olarak düşünülür) tüketmesi demektir. Dizinin yayımlanmaması kararı, dolayısıyla tüketicinin tercihlerine karışılması anlamına geliyor. Bu uygulamaya karşı çıkmak da tüketici tercihlerinin özgür olmasını savunmak, "İsteyen seyreder, isteyen seyretmez. Buna karar verecek olan kişinin kendisi olmalı" demek.  Sanırım bu çizgi de özgürlükçülükle (liberalizm) ilişkilendiriliyor.

Aslında günlük yaşamımızda tercihlerimizin sınırlandırılmasıyla hep karşılaşıyoruz. Sadece ülkemizde değil, özgürlük düzeyine imrendiğimiz ülkelerde de. Örneğin, pek çok ülkede uyuşturucu kullanmak yasaktır. Yani kişilerin belli bir "tüketimi" yapmaları kamu yetkesi tarafından engellenmektedir. Tersine örnek de vermek olanaklı. Pek çok ülkede ilköğretim zorunludur. Yani bir malı tüketmek, eğitim adlı maldan (hizmetten) yararlanmak, zorunludur. Aslında garip değil mi? Kamu yetkesi bir kişiyi bir malı tüketmesi, ondan yararlanması için zorluyor. Ona ne? Niçin kişi için okula gitmek, evde kalmak ya da çayırlarda koşup kelebek kovalamak seçenekleri arasında özgürce tercih yapamasın?

Akla bir soru daha geliyor: Kamu yetkesi bu türlü bir müdahale hakkını nereden almaktadır? Onu bu yasal yetkiyle donatan düşünme biçiminin arkasında ne yatıyor? Uyuşturucu kullanılmamasını sağlamak ya da ilkokul öğrenimini zorunlu kılmanın bir toplumsal maliyeti de var. Kamu yetkesi aldığı kararı uygulamaya koyuyor. Bunun için de kaynak harcıyor. Uyuşturucu kullanımıyla mücadele için bilgilendirmeden gereğinde emniyet güçlerinin kullanılmasına kadar çeşitli yollara başvuruluyor. Bunların da bir maliyeti var. Bu maliyetin karşılanması için de vergi alınıyor. Aynı durum zorunlu ilkokul eğitimi için geçerli. O halde, kamu yetkesi bir yandan bazılarının tercihlerine karışıyor, öte yandan da diğerlerinin gelirinden bir kısmına el koyup onların tüketim düzeylerinin düşmesine yol açıyor. Demokratik ortamda da bu, toplumun, -hiç olmazsa çoğunluğunun- rızasıyla yapılıyor.

Kamunun zorunlu görevleri

Demek ki çoğunluğu oluşturanlar, uyuşturucu kullanan insanların varlığının onları olumsuz, buna karşılık insanların ilkokul öğrenimini görmesinin olumlu yönde etkileyeceğini düşünüyorlar. İşte iktisatta bunlara sırasıyla olumsuz ve olumlu dışsallık (externality) [ya da dışsal yarar ve dışsal zarar] denir. Piyasa mekanizması bu olguyu dikkate almak için tasarlanmadığından, benim tercihlerimin başkaları üzerindeki etkilerini hesaba katmak için genelde, kamu yetkesine görev düşmektedir.

Tabii burada temel sorun, dışsallıkların olup olmadığı ve eğer varsa ne kadar önemli olduğunun belirlenmesidir. Toplumlar bu açıdan farklı yargılara ulaşabilmektedirler. Örneğin bugünkü dünyamızda, zorunlu öğrenimin kaç yıl olacağı ülkeler arasında farklılaşmaktadır. Bazı ülkelerde bu süre kısa tutulurken bazılarında çok daha uzundur. Bu sonuçta, o toplumda yaşayan kimselerin muhatap oldukları kişinin en az hangi bilgi düzeyinde olmasını beklediği ile ilgili bir değerlendirmeye dayanmaktadır.

Bu tür bir yaklaşım özgürcü (liberal) düşünce ile bağdaşır mı? Bu kolay yanıt verilebilecek bir soru değil. Bir kere klasik özgürcülük ya da yeni adıyla özgür iradecilik (liberteriansim) ile modern özgürcülük ayrımını yapmak gerekiyor. Özgür iradeciler, kamu yetkesinin bu biçimde insanın tercihlerine karışmasına pek de razı değiller. Yıllar önce Milton Friedman, uyuşturucu ticaretinin serbest bırakılmasının, kamu müdahalesine oranla daha iyi sonuç vereceğini savunmuştu. Hemen vurgulayayım: Friedman, "Uyuşturucu kullanmak iyidir" demiyordu. Bu işin çözümünün sonuçta kişinin kendi tercihlerine bırakılmasını öneriyordu. Onun görüşüne göre eğer uyuşturucu ticareti serbest bırakılacak olursa, fiyatlar düşecekti. Öyle olunca da uyuşturucu bağımlılarının gereksinimlerini karşılamak için suç işlemesi olayı azalacak, toplumsal zarar düşecekti. Friedman uyuşturucu üzerinden düşük oranlı bir vergi alınmasını ve bunun da uyuşturucuya karşı toplumun uyarılmasına yönelik çabaların finansmanında kullanılmasını önermişti. Buna karşılık modern özgürlükçüler bireysel tercihlerin sınırlandırılması konusunda daha esnekler. Tabii kurala bağlanmak koşuluyla.

Müdahale gerekçesi olarak ahlak

Toplum yaşamının en önemli unsurlarından birisi de ahlak kurallarıdır. Bu, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinin belli biçimlerde olmasını sağlar. Bir anlamda toplum yaşamının oluşmasını sağlar. Niteliği itibariyle de genelde, insan yaşamında, hukuktan, daha geniş bir yer kaplar.

Ahlak kurallarına ters düşen bir kişisel tercihe saygı gösterilmeli midir? Sorunun yanıtı apaçık ki "hayır" olduğuna göre bu soru niçin soruluyor diye düşünebiliriz. Ama bu yanıtı verdiğimizde temel aldığımız "ahlak" kurallarının evrensel ve ebedi olduğunu varsaymış oluyoruz. Acaba öyle midir? Bu konuda örnekler insanı yanıltabilir. Cinayet, ırza geçme gibi şiddet suçlarının övülmesi hepimizi çileden çıkartır. Burada toplumu kötü yönde etkileyen bir davranış olduğu, bu tür kişisel tercihlere toplumun saygı göstermemesinde birleşebiliriz. Ama bu noktadan hareketle toplumun çoğunluğunun benimsediği ahlak anlayışına uymayan herhangi bir tercihi ya da beğeniyi yasaklayabilir miyiz?

1933'te Naziler, seçimlerde aldıkları yüzde 43,1 oy desteği ile Reichtag'daki sandalyelerin yüzde 51,8'ini denetler konuma geçtiler. Daha sonraki yıllarda da kamuoyu desteği, görünürde, artarak devam etti. 1937'de Naziler bazı sanatçıları ve yapıtlarının toplumun törelerini, ahlakını tahrip ettiğini iddia ettiler. Naziler yoz sanat (entertete kunst) diye adlandırdıkları (aslında bu ismi bile onlar bulmuş değildir) bu tür yapıtları yasakladılar. Şimdi, bu yapıtlardan kurtulabilenleri görmek, dinlemek ya da okumak olanaklı. Bunlar arasında sanat tarihinin en önemli yapıtları arasında yer alanlar da var, o kadar önemli olmayanları da. Ama bugün hiç kimse bu yapıtların Almanya'nın ya da bir başka toplumun yapısını bozacağını düşünmüyor; ahlaka aykırı bulmuyor... Oysa o zaman Almanya'da en geniş toplumsal tabanı olan siyasal hareketin üyeleri bu yapıtları ahlaka aykırı buluyorlardı. Bunlar ahlaka aykırı mı değil mi? Yoksa birden fazla ahlak dizgesi (sistemi) mi var? Eğer öyleyse bir ahlak dizgesi tarafından lanetlenip, ötekisi tarafından en azından hoşgörüyle karşılanan bir olay nasıl değerlendirilecek? Farklı ahlak dizgeleri varsa, acaba bunları toplumsal açıdan sıralayacak bir ölçüt, bir üst-ahlak var mı?

Tabii sorulması gereken bir soru daha var: Bir önermenin ahlaki olarak nitelendirilmesi için hangi koşulları sağlaması gerekir? Örneğin ülkemizde pek sık duyduğumuz "filan işi yapmak toplumun yararınadır" ifadesi sırf toplumun isteğine uygunluktan söz ettiği için ahlaki bir önerme midir? Kişinin kendi çıkarını korumak için "toplum yararını" bilerek kılıf olarak kullanmasını, yani yalan söylemesini, bir tarafa bırakalım. Ama böyle bir önermeyi yapan kişinin, toplumdaki konumundan etkilenmiş olması söz konusu olamaz mı? Dolayısıyla kasten olmasa da sonuçta toplumun değil, kendisi gibilerden oluşanların çıkarını toplumun yararı sanamaz mı?

İşte ahlak kuramcıları bu nedenle ahlaki önermelerin, kişinin kendisini tarafsız gözlemci konumuna koyduktan sonra türettiği önermeler olarak tanımlamaya çalışıyorlar. Bunu başarmak ise gerçekten zor. Çünkü sonuçta toplumdaki her kişiye aynı uzaklıkta olup, her kişinin tercihinin ne olduğunu hissedebilir durumda olmanız gerekiyor. İşte o nedenle de demokrasilerde, farklı çıkar gruplarının seslerini gür bir biçimde duyurabilmeleri esastır. Bu yolla oluşturulan toplumsal pazarlık sürecinin aranan çözümü vereceği umulur.

Bu konu bir TV dizisi nedeniyle gündeme geldi. Ama toplumun belli kesimlerine yük yükleyip, diğer kesimlerine kazanç sağlayacak reformlar gündemde olduğu sürece de (yani ebediyen) gündemde kalacak.

 

Bu köşe yazısı 26.02.2007 tarihinde Referans Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Paylaş Bookmark and Share

« Diğer köşe yazıları