logo tobb logo tobbetu

Köşe Yazıları

Fatih Özatay, Dr. - [Yazarın tüm yazıları]

Faizle iç talep etkilenebilir mi? 15/02/2007 - Okunma sayısı: 1600

 

Son iki yazımın anafikriyle başlayayım: Yasayla Merkez Bankası'na görev veriyorsunuz. Enflasyonla mücadele etmesini 'emrediyorsunuz'. İktisat teorisi de merkez bankalarının bu mücadeleyi faizleri değiştirerek yapabileceğini söylüyor. Bu mücadelenin doğurduğu sonuçlardan (mesela liranın değerlenmesi) memnun olmayabilirsiniz. Bu durumda yapmanız gereken, yasayla kendisine verilen görevi yerine getirmeye çalışıyor diye Merkez Bankası'nı eleştirmek olmamalıdır herhalde. Kanunsuzluk özendirilemez.

Hoşnut olmayanlar aslında başka şeyler istemektedirler: Bir; Merkez Bankası Yasası değiştirilsin ve bankanın ana amacı enflasyonla mücadele etmek olmasın demek istiyor olabilirler. İki; enflasyon hedefi yükseltilsin olabilir muratları. Üç; hükümet kur rejimini değiştirmelidir demek istemektedirler belki. Dört; sermaye hareketlerinin kısıtlanması olabilir önerileri.

Olabilir. Bunların hepsi tartışılabilir. Tartışılmayacak tek şey 'kanuna uygun davranma zorunluluğudur.' Bir kez bu önemli ayrımı anlayabilsek çok daha önemli konular var tartışılması gereken. Bunlardan bir tanesi de bizim gibi ülkelerde para politikasının ne kadar etkin olduğu. Referans'taki köşesinde bir süredir sayın Hasan Ersel Türkiye'de finansal piyasaların yeterince gelişmiş olmamasının para politikası üzerinde oluşturduğu önemli bir kısıtlamaya değiniyor.

Enflasyonla mücadele etmek için merkez bankalarının en önemli aracının kısa vadeli faiz hadlerini değiştirmek olduğunu belirtmiştim yukarıda. Enflasyonun ileride izleyeceği yol, hedefin üzerine çıkma eğilimi gösteriyorsa faizleri yükseltmek zorunda Merkez Bankası. Bu değişikliğin başarılı olabilmesi için, enflasyonu belirleyen temel değişkenlerin değişiklikten enflasyonu düşürücü yönde etkilenmeleri gerekir.

Bu değişkenlerden bir tanesi de iç talep. Oysa finansal piyasalar yeterince gelişmemiş ise bankaların açtıkları kredi miktarı faiz değişikliklerinden çok fazla etkilenmeyebiliyor. Ayrıca kredi hacminin düşük olması nedeniyle iç talebin iki önemli bileşeni olan özel yatırım ve tüketim harcamalarının ana belirleyicisi olmuyor yurtiçinde açılan kredi miktarı. Üstelik sermaye hareketleri serbest, yurtdışı bankalardan önemli miktarlarda borçlanılabiliyor.

Gerçi kriz sonrasında yurtiçi kredi hacmi giderek arttı, özellikle dayanıklı tüketim mallarına yapılan harcamalar ile tüketici kredileri arasında bir ilişki oluştu. Ayrıca kredi kartları taksitli alışveriş yoluyla tüm tüketim harcamalarını etkileyebiliyor. Ancak, gelişmiş bir ülkede görülebileceği etkinlikte çalışmadığı da açık bizdeki 'faiz-iç talep-enflasyon' kanalının.

Bu olgu ne ölçüde kısıtlıyor Merkez Bankası'nı? Bu soruyu yanıtlayabilmek için şu önemli noktayı dikkate almak gerekiyor: Türkiye'de enflasyonun ana belirleyicisi iç talep değil, kur. İkinci önemli belirleyici ise enflasyon beklentileri. İç talep ise üçüncü sırada.

Bu durumda döviz kurunda değişikliğe yol açan her gelişme, enflasyonu belirleyen diğer unsurlarda aksine bir değişiklik olmadığı sürece, enflasyonu etkileme potansiyeli taşıyor. Elbette kur hareketinin geçiciliği ya da kalıcılığı, şiddeti, önceden beklenip beklenmediği de çok önemli.

Dönüp dolaşıp 5 Şubat tarihinde yazdığım yazıdaki soruya geldim: "Tüketici kredileri hızla artarken bu artış 2006 Haziranı'nda bıçakla kesilmiş gibi durdu. Bu durup dururken olmadı. MB enflasyonist gidişattaki kötüleşmeye tepki verdi; faizlerini sıçrattı. Ama daha öncesinde de FED'in açıklamalarına bağlı olarak uluslararası piyasalar karışmıştı. Para politikasının, bankaların ve tüketicilerin davranışı üzerinde son derece etkili olduğu açık biçimde gözüküyor. Ama hangi para politikasının? Bizim mi, FED'in mi?" Sürdürmekte yarar var bu konuyu.

Bu yazı 15.02.2007 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

 

Paylaş Bookmark and Share

« Diğer köşe yazıları