Arşiv

  • Ekim 2022 (2)
  • Eylül 2022 (11)
  • Ağustos 2022 (11)
  • Temmuz 2022 (9)
  • Haziran 2022 (10)
  • Mayıs 2022 (10)
  • Nisan 2022 (12)
  • Mart 2022 (13)
  • Şubat 2022 (9)
  • Ocak 2022 (9)
  • Aralık 2021 (13)
  • Kasım 2021 (11)

    Krize çözüm arayışları birlikten geçiyor

    Hasan Ersel, Dr.19 Ekim 2009 - Okunma Sayısı: 1078

    Pittsburgh'daki G-20 toplantısı ve onu izleyen İstanbul'daki IMF toplantısında alınan kararlar, önümüzde yıllar ile ölçülen bir süre gündemde kalacak ve yoğun tartışmalara konu olacak gibi. 2008'de başlayan ve hepimizi daha epeyce rahatsız edeceği anlaşılan küresel krizin bazı konularda küresel düzeyde önlemler alınması gereğinin anlaşılmasına katkıda bulunduğu söylenebilir. Tabii, bir anlamda, apaçık olan bu sonuca neden bu kadar geç ulaştığımız da ayrı bir soru. Bir de olayın anlaşılmasıyla çözüm bulunmasının özdeş olmadığına dikkat etmek gerek. Çözüm, ister istemez, ileride gerçekleşmesi umulan yarar için bugün birilerine (kişiler, şirketler ya da ülkeler) az ya da çok yük getirecek. Bunu da ilgililere kabul ettirmek o kadar kolay değil. Onun için Pittsburgh'daki G-20 toplantısı ve onu izleyen İstanbul'daki IMF toplantısında alınan kararlar, önümüzde yıllar ile ölçülen bir süre gündemde kalacak ve yoğun tartışmalara konu olacak gibi.

    Toparlanma nasıl olur G-20 ve IMF toplantılarında ele alınan başlıca konulardan birisi küresel mali sistemin düzenlenmesi ve gözetiminin nasıl yapılacağıydı. Burada iki farklı sorun var. Bunlardan ilki, mali piyasalarda düzenleme yapılması sorunu. Bu bağlamda farklı iki ana anlayış var. Bir anlayışa göre "düzenlemeye gerek yok, mali şirketler başarılı olmak istiyorlarsa, gerekli düzenlemeleri zaten kendileri yaparlar" biçiminde özetlenebilir. Bu görüşün son çeyrek yüzyılda epeyce güçlendiği ve karar alıcıları etkilediği söylenebilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta bu görüş ile mali piyasaların işlemesini engelleyen düzenlemeler yapılmamasını savunan yaklaşım arasındaki nitel farklılıktır. İlk görüş, özünde, düzenlemeye karşı olan, ikinci görüş ise düzenlemeden yana olan bakış açılarını yansıtmaktadır. Düzenlemeye karşı olan görüş çok basit olduğu için kamuoyunca kolayca anlaşılabilmektedir. Özetle, "Kimse kimsenin işine karışmayacak, buna devlet de dahil" denilmektedir. Bu görüşün herkese çekici gelen bir tarafı olduğuna kuşku yok. Ancak bu yaklaşıma gönül rahatlığı ile "evet" diyebilmek için devletin mali piyasaların işleyişine ilişkin kurallar koyması ve bunların gözetimini üstlenmesinin, olabilecek bazı büyük kayıpları önlemesinin pek de olanaklı olmadığının kabul edilmesi gerekiyor. Öyle de olmuş. Özellikle ABD'de, Başkan Reagan'ın bir zamanlar dile getirdiği ideolojik görüş bu varsayımı yapmış ve hâkimiyetini kurmuş: Ne demişti Başkan Reagan? "Devlet sorunun çözümü değildir, devlet sorunun ta kendisidir." Bir bakıma, bu görüşü benimseyenlerin tutumu oldukça garip ve tutarsız. Nedeni şu: İki kamusal mal düşünelim. "Ulusal savunma" ve "mali istikrar". Kamusal mal denildiğinde bir kimsenin yararlanmasının bir başka kimsenin yararlanmasını engellemediği ve hiç kimsenin bu mallardan yararlanmasının önlenmeyeceği mallar anlaşılır.

    Ulusal güvenlik ve istikrar Bir ülkede mali istirar varsa bundan benim yararlanmam sizin de yararlanmanızı engellemez. Öte yandan, hükümet ya da bir başka yetke, ortaya çıkıp "ülkemizdeki mali istikrardan filan kurum yararlanamaz" diye bir kural koyamaz. Çünkü o kurumun böyle bir kural ile mali istikrardan yararlanması engellenemez. Mali kesimde devlet müdahalesine karşı olduklarını söyleyenlerin çelişkisi şurada: "Ulusal savunma" adlı kamusal malın sunumu söz konusu olduğunda devlete sonuna kadar güveniyorlar. Buna karşılık bir başka kamusal mal, "mali istikrar", söz konusu olduğunda ise devleti beceriksizlikle suçluyorlar. Mali istikrarın sağlanması ve korunmasının zor olduğu açık. Ama biraz düşünülürse ulusal güvenliği sağlamak da öyle kolay iş değil. Ulusal güvenlik sorununu çözebilecek beceriye sahip insanları istihdam eden ve onlara gerekli kaynakları veren bir devlet aynı şeyi, mali istikrar için de yapmaya karar verirse benzer bir başarıyı neden sağlayamasın ki? İkinci sorun ise küresel düzeyde yapılacak düzenlemelerin etkin olmasının nasıl sağlanacağı. Ulusal düzeyde, bu tür düzenlemelerin arkasında ulusal devletin yaptırım gücü yatıyor. Devlet, bu düzenlemelere uyulmaması durumunda müeyyide uygulayabiliyor. Ancak uluslararası düzeyde bu yetkilere ve güce sahip devletler üzeri bir yetke yok. Sorun ortada ve ciddi olduğuna göre mutlaka bir çözüm bulunacak. Akla iki çözüm yolu geliyor.

    İyi sermaye, kötü sermaye Bunlardan ilki, her ülkenin kendi koşullarına göre piyasa mekanizmasının işleyişine ilişkin düzenlemeler yapması. Kendi devletinin yetkesine sığınarak bunları yürürlüğe koyması. Bu durumda piyasa mekanizmasının işleyiş kuralları ve verdiği sonuçlar ülkeler arasında farklılaşacak. Bunun sonucu ise ülkeler arasındaki iktisadi ilişkilerde görülecek. Sermaye hareketlerini, hatta dış ticareti azaltıcı yönde etkiler doğabilecek. İsabet olur diye düşünmek de olanaklı tabii! G-20 toplantısında da vurgulandığı üzere bazı sermaye hareketleri, gittiği ya da ayrıldığı ülkeye, yarardan çok zarar verebiliyor. Ancak, bilemediğimiz nokta şu: Böyle bir düzenleme sonunda bu tür sermaye hareketleri mi etkilenecek, yoksa onlar bir yolunu bulup sanatlarını icra ederlerken ülkelerin gelişmesi açısından olumlu yönleri baskın olan sermaye hareketleri mi azalacak? Çünkü, "iyi" sermayenin ülkeye girmesini ve kalmasını özendirip "kötü" sermayeyi dışlayacak bir düzenleme yapmak da neredeyse olanaksız. Akla gelebilecek bir tehlike de böyle bir yolun korumacılığı diriltmesi. Bu yönde sinyal verenlerin başında Fransa ve ABD gibi gelişmiş ülkeler yer aldı. Ama bu arada, bunun pek çıkar yol olmayacağı konusundaki görüşler de güçlendi, sesleri daha gür duyulmaya başladı. G-20 toplantısında bu tehlikeye dikkat çekildi ve bu yola gidilmemesi yönünde görüş birliği olduğu açıklandı. Her ne kadar dünyanın bugünkü koşulları 1930'lara benzemiyorsa da o yılların deneyiminin sonuçları da belleklerde yerini koruyor. Bu nedenle, üzerinde daha çok durulan ikinci seçenek çok taraflı anlaşmalar yapılarak beraberce bu işin altından kalkınması. Buna görünürde kimsenin hayır demediği açık. G-20 toplantısında bu istek dile getirildi ve ne IMF toplantısında ne de başka yerde buna karşı çıkan bir ülke oldu. Ama bu yolun tatmin edici sonuç vereceğinden emin olan hiçbir ülke de yok gibi. Uzun müzakerelerle zaman kaybedileceği, bu süreç içinde de bazı ülkelerin (daha çok gelişmekte olan ülkeler) zarara uğrayabileceği kaygıları, bazen açıkça, bazen de satır aralarında dile getiriliyor. Bir kaygı da alınacak kararların etkilerinin gelişmekte olan ülkeler için olumsuz sonuçlar doğurması olasılığının daha yüksek olması. Yani çok taraflı anlaşmaların sadece "etkin" olması yetmiyor, "adil" olması da zorunlu. Demek ki uluslararası ortamda "adalet" kavramına işlevsellik kazandırmak gerekiyor.

    Yalnızlık mümkün değil
    Bir örnek vererek karşılaştığımız ve çözmemiz gereken sorunu somutlaştırayım: Basel Bankacılık Gözetimi Komitesi, geçen temmuz ayında üzerinde uzlaşmaya varılan yeni kurallar ışığında bankaların, alım-satım işlemlerinden doğabilecek zararları karşılayabilmek için, minimum sermaye gereğinin ortalama yüzde 11,5'e çıkarılmasını gerektireceğine ilişkin bir bulgusunu yayımladı. Öte yandan, Basel Komitesi genel olarak minimum sermaye gereği oranlarının yeniden ele alınması çabalarını başlattı. Ne sonuca varacaklarını şimdiden bilmesek bile ne yönde sonuç elde edeceklerini kestirmek zor değil: Bankacılıkta minimum sermaye gereği yükselecek. Bu, bankaların açabilecekleri kredi hacmini ciddi boyutta düşürebilecek bir sonuç. Bundan kaçınmanın yolu ise bu kesime yüklüce sermaye girmesi. Bu olur mu? Bilmek zor. Ama yine söylenebilecek bir şey var: Eğer olursa gelişmiş ülkelerde olur. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin bankacılık sistemleri da bundan olumsuz etkilenir. Çünkü bu ülkelerin bankacılık sistemlerinin sermaye temin etme şansları daha azdır, hatta bu krizden sonra belki de bu şans artık kalmamıştır. Bu, krize karşı alınan teknik bir önlemin, bizim gibi bir ekonomi için yaratacağı yeni bir "şok" olarak düşünülmelidir. Bu tür şoklar olacağını daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Dolayısıyla böyle bir sonucun ortaya çıkmasına ne şaşmalı ne de hayıflanmalı. Ama buna karşı ne türlü önlemler alınacağı üzerinde dikkatle durmak ve eğer olanaklıysa başka ülkelerle işbirliği yapmak gerekiyor. "Bu bizi ilgilendirmez" gibi bir tutum sergileme seçeneğimiz yok. Çünkü dünyanın kalanından böyle bir tutuma verilecek yanıt tek ve açık olacaktır: Siz de bizi ilgilendirmiyorsunuz.

    Bu yazı 19.10.2009 tarihinde Referans Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

    Etiketler: G20, G20 Çalışmaları,
    Yazdır