Arşiv

  • Haziran 2024 (9)
  • Mayıs 2024 (16)
  • Nisan 2024 (15)
  • Mart 2024 (19)
  • Şubat 2024 (19)
  • Ocak 2024 (18)
  • Aralık 2023 (17)
  • Kasım 2023 (14)
  • Ekim 2023 (15)
  • Eylül 2023 (12)
  • Ağustos 2023 (21)
  • Temmuz 2023 (18)

    Az günah, çok ceza

    Fatih Özatay, Dr.16 Şubat 2009 - Okunma Sayısı: 986

     

    Günahı daha az olanların daha çok cezalandırılmalarına ilişkin bazı göstergeleri verme faslına başlamıştım dünkü yazıda. Bu cezalandırmanın iki belirgin örneği vardı: Birincisi, bizim gibi ülkeler, krizi doğuran ve yayan ülkelerden çok daha şiddetli biçimde küçülüyorlardı. İkincisi, giderek azalan küresel sermaye bizlerden bu ülkelere büyük bir hızla kaçıyordu (kaliteye kaçış).

    Çok sayıda gelişmiş ülkede iç talebi artırmak amacıyla devlet harcamalarında artışa, vergi gelirlerinde de indirime gidiliyor. Bu tür genişlemeci maliye politikaları sonucunda ABD gibi zaten bütçe açığı veren ülkelerin bütçe açıkları daha da artacak. Bu, bu ülkelerin sermaye piyasalarından eskisine kıyasla daha fazla borçlanacakları anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle, bizim gibi ülkelere gelecek sermaye miktarı sadece 'kaliteye kaçış' nedeniyle değil, bir de bu önlemler nedeniyle azalacak.

    Geçenlerde Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) 2009 için net sermaye akımları tahminlerini açıkladı. Bu tahminler, gelişmiş ülkelerdeki yeni mali genişleme önlemlerinden doğan borçlanma gereksinimlerini ne ölçüde dikkate alıyor, bilemiyorum. Ancak, bu tahminlere göre, IIF'ye üye olan 28 tane gelişmekte olan ülkeye 2009'da net 165 milyar dolar uluslararası sermaye gelmesi bekleniyor. Bu rakam 2007'de 929 milyar dolardı!
    2007'den bu yana Türkiye'de ekonomi politikası alanında yapılan hataları unutun. Yeni bir program tasarlanması ve uygulanması konusundaki anlaşılmaz edilgenliği de bir zahmet anlayıverin. Sadece bizim gibi ülkelerin oluşturduğu gruba odaklanın. Yani, küresel krizin müsebbibi olmayan ülkelere; daha az günahkâr olan ülkelere. Bu ülkeler kendi ekonomilerinin hızla küçülmelerini biraz olsun engellemek için, bu 165 milyar dolardan daha fazla miktarda fona gereksinim duyuyorlar. Bu nasıl sağlanacak?

    Bunun nasıl sağlanacağı şüphesiz son tahlilde küresel finansal yapının yeniden tasarımıyla ilgili. Ama bu tasarımı bekleyecek zamanımız yok. Hemen şimdi ihtiyaç var bu fon miktarının artmasına. Geçiş dönemini bizim gibi ülkeler nasıl atlatacak? Bu konu gelişmiş ülkelerle yapılacak pazarlıklarda mutlaka masadaki en önemli konu olmalı. Üstelik bu sorun onları da yakından ilgilendiriyor. Nihayetinde uluslararası ticaretin bıçak gibi kesilmemesi herkesin çıkarına. Bunun için bizim gibi ülkelerin gelir düzeyinin baş aşağı gitmemesi gerekiyor.

    Bunu sağlamak üzere geliştirilen önerilerden iki tanesi IMF üzerinden çalışıyor. Her ikisi de IMF'nin bu tür ülkelere sağlayacağı fon miktarını artırmayı hedefliyor. Birincisi, ülkelerin 'özel çekim haklarının (SDR)' geçmişle karşılaştırılmayacak boyutta artırılmasına ve bu mekanizmaya işlerlik kazandırılmasına yönelik. İkincisi ise, günahkârlar ile daha az günahkâr olanları ayırt edip, günahları az olanlara çok az koşulla ve nazlanmadan IMF'nin kredi açmasına dayanıyor.

    Şüphesiz Türkiye'nin bu geçici dönem tasarımına bel bağlamadan, az biraz da olsa dış kaynak yaratmak için yapabilecekleri vardı. Eylül ayından bu yana bu köşede çeşitli biçimlerde yer aldı: Yurtdışında çalışan vatandaşlarımızın Merkez Bankası'nda tuttukları döviz cinsi mevduat stokunu şirketlere krediye dönüştürecek bir mekanizma tasarlanabilirdi. Hatta daha da ileriye gidilip, Merkez Bankası dışına çıkarıldıktan sonra, bu stoku artırıcı (yeni mevduat çekici) önlemler de alınabilirdi (bu mevduatlara ödenen faiz artırılabilirdi). Böylelikle, bu hesapların Merkez Bankası dışına çıkarılmasının yapılabilirliği hakkında ileri sürülen en büyük itiraz olan güvence kaybını telafi etmek de mümkün olabilirdi. Yapılmadı.

    Bize de elalemin yeni finansal sistemi ve geçiş dönemini tasarlamasını beklemek, bir parça da G-20 toplantılarında bu konuda bir-iki fikir ileri sürerek onlara yol göstermeyi ummak seçeneği kaldı. Olsun. Hiç olmazsa bu G-20 platformunu düzgün kullanalım.

    Bu yazı 16.02.2009 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

    Etiketler:
    Yazdır