Arşiv

  • Ekim 2022 (2)
  • Eylül 2022 (11)
  • Ağustos 2022 (11)
  • Temmuz 2022 (9)
  • Haziran 2022 (10)
  • Mayıs 2022 (10)
  • Nisan 2022 (12)
  • Mart 2022 (13)
  • Şubat 2022 (9)
  • Ocak 2022 (9)
  • Aralık 2021 (13)
  • Kasım 2021 (11)

    Kıssadan hisse

    Fatih Özatay, Dr.20 Ağustos 2007 - Okunma Sayısı: 1128

     

    Dün ayrıntılı biçimde ele almaya çalıştığım ABD Merkez Bankası'nın (FED) son kararıyla uluslararası piyasalar haftayı toparlanarak kapattı. Ancak piyasalardaki büyük çalkantının temel nedeni hâlâ orta yerde duruyor. Bu nedenle bu çalkantının ne boyutlara ulaşacağı ve ne kadar süreceği hakkında şimdiden bir yargıya varmak çok zor.

    Bu tür krizler aynı zamanda çok da öğretici oluyorlar. Hem akademisyenler için hem de mali piyasaları düzenleyen ve denetleyen kurumlar için. Şüpheniz olmasın, düzenleme ve denetleme otoritelerinin yeni kurallar tasarlamaları çok uzak değil. Biz işin akademik boyutuna dönelim.

    Şu satırlar 17 Ağustos tarihinde Bloomberg'in internet sayfasındaki bir haberden alınma: "Riskten kaçış ABD hazine ve Japon hükümet tahvillerine olan talebi artırdı. İki yıl vadeli ABD tahvillerinin getirisi son 22 ayın en düşük değerine düştü. Japonya'nın beş yıllık tahvilleri de yaklaşık bir yıllık bir süredeki en yüksek değerine (en düşük faiz) ulaştı."

    Yine piyasa haberlerinden biliyoruz ki, son çalkantı süresince FED'in cuma günkü kararına kadar, hem dolar hem de yen diğer para birimleri karşısında sürekli değer kazandılar. Oysa piyasaların sakinleşmesinden sonra tam tersi gerçekleşti. Dolar ve yen birlikte değer kaybetti.

    Diğer bir deyişle, bu ülkelerde faizler düşerken kurlar da düştü. 'Düşük faiz-düşük kur'u birlikte gözledik. Şüphesiz, kurla faiz arasındaki ilişkiye sığ bir çerçevede bakılarak bu gelişmenin anlaşılması mümkün değil. Keza, aynı dönemde bizim gibi ülkelerde (yükselen ekonomilerde) piyasada faizler artarken kur da arttı.

    Bu, yine beni defalarca üzerinde durduğum konuya getiriyor. Faiz haddi ile kur arasındaki ilişki doğrusal bir ilişki değil. Yani, biri artarken sözgelimi diğerinin hep düşmesi gerekmiyor. Bazı dönemlerde bu ilişki tersine de dönebiliyor. Açık ki, bu konularda yazan çizen çoğu kişi için bu yeni bir şey değil. ABD ve Japonya için sözünü ettiğim düşük faiz düşük kur bileşkesi de daha önce görüldü. Mesela, Asya krizi sırasında.

    Ama dikkat lütfen: Kriz dönemlerinde bu tür bir ilişki beklemek çok doğal. Zira mali yatırımcılar, bir haberden yukarıda yaptığım alıntıdaki gibi riskten kaçıyorlar. Buna 'kaliteye geri dönüş' ya da 'güvenilir limanlara yöneliş' de diyebiliriz. Kriz bu sefer gelişmiş ülkelerde patlak verdiği için sadece bizim gibi ülkelerin mali varlıkları satılmıyor, gelişmiş ülkelerdeki riskli mali araçlardan da kurtulmaya çalışılıyor.

    Böyle olunca da en risksiz tahvillere talep artıyor, o talebin fiyatı yükseliyor (faizi düşüyor). O tahvil de ABD hazinesinin tahvilleri. Satın almak için de dolar gerekiyor. Dolar talebi artıyor; dolar değerleniyor. Kısacası, doların değerlenmesi için illa ki ABD'de faizlerin yüksek olması gerekmiyor.

    Gelelim kıssadan hisseye. Son krizi unutun. Dahası, yakın gelecekte yurtdışında kriz çıkma ihtimali falan da bulunmasın. Geriye kalan tüm koşullar şimdiki gibi olsun (enflasyon gerçekleşmeleri ve öngörüleri, iç talep, petrol fiyatları ve benzerleri). Türkiye'de piyasada faiz haddi yüzde 17 düzeyindeyken, 'yeter artık bu 'yüksek faiz-düşük kur' politikası' diyerek Merkez Bankası faizleri birden yüzde 13'e indirsin. Ne olur?

    Olacak şudur: Para politikasının 'saçmalaması' nedeniyle Türkiye'ye ilişkin risk algılaması artar. Mali yatırımcılar riskten kaçacakları için, bırakın yüzde 13'e inmeyi, piyasa faizi yüzde 17 olan eski düzeyinin bile üzerine çıkar. İç talep yavaş yavaş azalmaya başlar. Büyüme hızı birkaç çeyrek sonra düşmeye başlar. Şüphesiz bu sırada kur da artar: Yüksek faiz, yüksek kur ve düşük büyüme hızını birlikte görürüz. İster miydiniz?

     

    Bu köşe yazısı 20.08.2007 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

    Etiketler:
    Yazdır