Arşiv

  • Temmuz 2020 (4)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)

    Etiketler

    İstanbul rantla mı büyümeli, insan sermayesiyle mi?

    Esen Çağlar02 Mayıs 2011 - Okunma Sayısı: 4037

     

    Harvard Üniversitesi'nin bir yıllık eğitim ücreti, Boston'da kişi başına gelirin yüzde 70'i kadar. Koç veya Sabancı Üniversiteleri'nden birinin yıllık eğitim ücreti ise İstanbul'da kişi başına gelirin tam yüzde 160'ı. İstanbul'un durumunun gelir adaletsizliğinin zaten büyük sorun olduğu ABD'den bile kötü olması düşündürücü. Aradaki makas, lise düzeyinden yuvaya inerken daha da artıyor.

    Arz ve talep arasındaki uçurumlara, yaşamanın giderek zorlaşmasına rağmen, İstanbul'un hakkını vermek lazım; Türkiye son otuz yıl içinde büyüdüyse, bu güzel Kent sayesinde büyüdü. Aslında açıkça ortaya koysak iyi de olur: Türkiye'nin büyümesinin arkasında, ne bir büyüme stratejisi ne de sanayi politikası falan vardı. Her şey kendi haline bırakılınca, İstanbul bir mıknatıs işlevi gördü, kırsal kesimden veya Anadolu'da başka bir kentten bir vatandaş, İstanbul'a gelip, iş buldukça ülkedeki verimlilik "kendiliğinden" artmış oldu.  İstanbul'da bugün kişi başına gelir, Türkiye ortalamasının yüzde 155'i. Türkiye'nin bir yılda ürettiği katma değerin yüzde 30'u İstanbul'da üretiliyor. Türkiye'de hizmetler sektörü üretiminin yüzde 50'den fazlası, sanayi üretiminin yüzde 38'i İstanbul'da yapılıyor. Türkiye'nin toplam vergisinin de yüzde 40'ı İstanbul'dan toplanıyor.[1]

    Siyah noktaların kentsel nüfus yoğunluğunu gösterdiği aşağıdaki şekilde, 12. yüzyılda Sultanahmet tarafında toplanan minik bir öbek varken, Osmanlı dönemi ve Cumhuriyetin ilk yarısına kadar, tam 650 yıl boyunca aslında bu yoğunluğunun pek de artmadığını görüyorsunuz. 2008'deki duruma baktığımızda ise, geçmişine kıyasla kentin çok kısa bir sürede nasıl azmanlaştığı ortaya çıkıyor. Tüm OECD metropolleri içinde İstanbul 1990'lardan sonra en hızlı büyüyen kent.

     

    Şekil 1: İstanbul'da nüfus yoğunluğu, 1300, 1950 ve 2008

    sekil1

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Kaynak: NatUrban Çalışması, Arkitera (http://www.urban-age.net/publications/newspapers/istanbul/articles/arkiteraSpatialStudy/en_GB/)

    Üstünde bulunan yapıların yüzde 70'inin imarsız olduğu bir kentin toprağına bu denli bir talebin oluşması kaçınılmaz olarak dev ve sürekli büyüyen bir rant pastası ortaya çıkardı. Kimisi az kimisi çok bu ranta ortak oldu ve insanlar bu rantla zenginleşti. İstanbul'a göç eden milyonları kentli yaşama entegre etmenin aslında iki yolu vardı: Birincisi onlara Avrupa standartlarında bir eğitim verip, İstanbul'un tarih  boyunca bir parçası olduğu Avrupa ekonomisinde rekabetçi olmalarını sağlamaktı. İkincisi ise, toprağı sürekli değerlenen bu kentten, insanlara pay vermekti ve rant yoluyla insanların gelirlerinin artmasını sağlamaktı. Rant artışının yavaşladığı noktada ise, köprü yapıp, yol yapıp yeni rant alanları açmak, imarsız yapılara tolerans gösterip, seçim zamanları ruhsat vermekti.

    Türkiye ikincisini yaptı. Ortadoğu, hatta yer yer Afrika kalitesinde bir eğitim düzeyiyle, İstanbul'un rant yaratma kapasitesine sırtımızı yaslayarak, Avrupa standartlarında bir zenginlik ortaya çıkarmaya çalıştık. Artık kabul etmemiz gerekir ki, Türkiye'nin son otuz yıldaki ekonomi politikası da buydu, gelir dağılımı politikası da, Kürt sorunuyla başa çıkma yöntemi de.

    Herhalde lafı nereye getirmek istediğimi anladınız. 27 Nisan'da açıklanan, bazı basın-yayın organlarında büyük bir heyecanla, bazılarında ise büyük bir tepkiyle karşılanan Kanal İstanbul, nam-ı diğer "çılgın proje" için ben ne düşündüğümü uzun uzun yazmaktansa, artık Türkiye'nin hem İstanbul'un geleceğine, hem de kendi büyüme stratejisine yönelik bir tercih yapmasının zamanının geldiğini söylemekle yetiniyorum.

    Bence önümüzde üç seçenek bulunuyor. Bunlara İstanbul'un ve Türkiye'nin 1960-2010 arasındaki nüfuslarını ve İstanbul'un bundan sonraki nüfus projeksiyon senaryolarını gösteren aşağıdaki grafikle birlikte bakabiliriz. 1960-1980 döneminde, İstanbul'un nüfusu Türkiye'ninkine paralel biçimde artarken, 1980'den sonra bir kırılma yaşandığı ve İstanbul nüfusunun çok daha hızlı arttığı görülüyor. 1960'da İstanbul'un Türkiye içindeki payı yüzde 7 iken, 1980'de yüzde 10, 2010'da ise 18'e ulaşmış.

    • Senaryo 1: 1980'lerde karşılaştığı gibi bir dalgayla, İstanbul'un yeniden karşılaşması. Eğer İstanbul'daki rant pastasının artış hızı, Türkiye'nin geri kalanındaki rant pastasının artış hızından şiddetli biçimde farklılaşırsa, İstanbul'un mıknatıs işlevinin kuvvetlenmesi kaçınılmaz olur. İstanbul'a kanal açma fikrini bu çerçevede ele almak gerekiyor sanırım. Sadece ikinci köprünün 50 bin hektarlık bir alanda imarsız yapılaşmayı tetiklediği düşünülürse, İstanbul'u boydan boya bölecek bir kanalın oluşturacağı yapılaşmanın ve rantın boyutları yaklaşık olarak hesaplanabilir. Böyle bir senaryoda İstanbul'un nüfusu 2023'e doğru, 22 milyon düzeyine, Tekirdağ, Kocaeli gibi doğal hinterlandıyla birlikte de 30 milyona ulaşabiliyor. İstanbul'un Türkiye nüfusu içindeki payı da yüzde 30'lar düzeyine çıkıyor. Yani nerdeyse her 3 vatandaşımızdan biri İstanbullu oluyor! [2]
    • Senaryo 2: İstanbul'un mevcut büyüme hızında devam etmesi. Tartışmalardan anladığım kadarıyla, İstanbul kentinin anayasası olarak da kabul edilen 1/100.000 ölçekli planda, İstanbul'un bundan sonra herhangi bir büyük göç dalgası yaşamayacağı ve mevcut büyüme hızıyla devam edeceği varsayımı temel alınıyor. Böyle bir senaryoda temel öncelik, büyük rant dalgaları yaratmadan, Kent'in depreme karşı daha korunaklı hale gelmesini ve ulaşım, eğitim gibi alanlardaki yatırımlarla Kent'in yaşanabilirliğinin artması ön plana çıkıyor. 2023'lere gelindiğinde, İstanbul'un nüfusu 17 milyon düzeyinde gerçekleşiyor, Türkiye içindeki payı da yüzde 20 civarında oluyor.

    • Senaryo 3: İstanbul'un Türkiye'nin büyüme hızında devam etmesi. Böyle bir senaryoyu bugün kimse dillendirmiyor. Zira, hiçbir siyasi güç İstanbul gibi bir azmanı yavaşlatamayacağına göre, bu senaryo, Türkiye'nin gerisinin İstanbul kadar hızlı büyüyebilmesini sağlamak demek. Yani eğer kaynaklarımız varsa, çılgın projeleri İstanbul için değil de, Anadolu'da başka büyüme kutupları oluşturabilmek için yapmak anlamına geliyor. "Türkiye'nin neresi büyüyecek?" başlıklı yazımda[3] tam da aslında bu senaryonun altını çizmek istemiş, Güneydoğu Anadolu Projesi gibi, Antalya'nın turizm merkezi haline gelmesini sağlayan atılım gibi projeleri daha fazla tartışmamız gerektiğini belirtmiştim. Bu eksende bir ekonomik büyüme ve bölgesel kalkınma stratejisi olması durumunda, İstanbul'un nüfusu 16 milyonlar düzeyinde kalabilir; benim gibi İstanbul'da doğup büyüyen ama İstanbul dışında yaşayan insanların sayısı artabilir.

    Bence önümüzde bu üç senaryo dışında başka bir senaryo yok. Ben olsam üçüncüsünü seçerdim. Kanal İstanbul fikrinin, proje haline gelmesi ve hayata geçmesi ise bizleri birinci senaryoya götürecek. Cumhuriyetin 100. yılına girerken, bir kuşağımızı daha Avrupa'nın beceri niteliklerine ulaştırmadan Avrupa kadar zengin etmeyi başarmış olacağız.

     

    Şekil 2: Türkiye'nin ve İstanbul'un nüfusu (1965-2010) ve İstanbul projeksiyonları (2010-2030)

    sekil2.520px 02

    Kaynak: TÜİK ve kendi hesaplarım

     


    [1] İstanbul'la ilgili verileri Mart 2008'de yayınlanan "OECD Territorial Reviews: İstanbul, Turkey" başlıklı rapordan derledim.

    [2] Kısa bir süre içinde basında gaz veren ve gaz kesen yaklaşık yüze yakın yazı çıktı bu projeyle ilgili. Bence konuyla ilgili en mantıklı analiz ise Tarhan Erdem'in Radikal'deki yazısında yer aldı: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1047601&Yazar=TARHAN ERDEM&Date=02.05.2011&CategoryID=99

    [3] http://www.tepav.org.tr/tr/kose-yazisi-tepav/s/2376

     

    Esen Çağlar, TEPAV Ekonomi Politikaları Analisti, http://www.tepav.org.tr/tr/ekibimiz/s/25/Esen+Caglar

    Etiketler:
    Yazdır