Arşiv

  • Aralık 2019 (5)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)

    Etiketler

    Nüfusu “genç ve dinamik” ama Türkiye bir Al(ex)manya değil!*

    Serdar Sayan, Dr.22 Ocak 2013 - Okunma Sayısı: 13541

    Başbakanın geçen ay sonu yaptığı Almanya gezisi

    sırasında gazete okurken “Başbakan ‘2037’de Almanya gibi oluruz’ dedi” manşeti gözüme çarpınca bir an için sevindim. Ben kendim de olağanüstü güzel bir Almanya gezisinden kısa süre önce dönmüştüm zaten. O yüzden “Eh 2037’ye şunun şurasında 25 yıl bir şey kaldı; Almanya gibi olmanın tadını biz çıkartamasak da çocuklarımız, torunlarımız çıkarabilecek anlaşılan” diye umutlandım. Ancak haberin altını okuyunca fark ettim ki, Sayın Başbakan bu sözü, benim sandığım gibi “hiç merak etmeyin; en geç 2037’de Almanya gibi oluruz evvel Allah” tonunda söylememiş. Aksine, “ayağınızı denk alın, yoksa 2037’de Almanya gibi oluruz maazallah!” tonunda söylemiş meğerse. Ayağımızı denk almamız gereken husus da, aile başına çocuk sayısını üçün altına düşürmememizmiş. Üç çocuğun altına düşürürsek, nüfusumuz yaşlanırmış. O yüzden de “sonumuz Almanya gibi (perişan?) olur bakın ha” mealinde bir uyarı yapıyormuş Başbakanımız.

    Önce, okuduğum haberi ben yanlış anlıyorum herhalde diye düşündüm. Öyle olmadığını anlayınca da, haberi yazan muhabirin söyleneni yanlış anladığı kanısına vardım. Ama internette bahsi geçen konuşmanın videolarını bulup izleyince bu ihtimal de devre dışı kaldı: Başbakan “Almanya gibi olma”yı, ekonomik açıdan istenmeyen bir durum, bir zafiyet anlamında kullanıyordu gerçekten. Aynen şöyle diyordu: “Ben şu anda ülkemizde şunu söylüyorum. En az üç çocuk doğurun diyorum. En az… Çünkü üç çocuk doğurmadığımız takdirde biz de 2037 yılında Almanya’nın bugün geldiği duruma geleceğiz. Ben Almanya’nın bugün geldiği duruma gelmek istemiyorum. Nüfusumuzun genç kalmasını istiyorum.”[1]

    Ben zaten bir önceki “Bu çift üç çocuk yapmış; Bu iş bulmuş, bu okula gitmiş … bu da ‘hani bana, hani bana’ demiş!” başlıklı Ahkâm Keseri’nin devamı olarak bu nüfus yaşlanması konusunu yazacaktım. Zira bu üç çocuk söyleminin gerekçesi olarak nüfus yaşlanmasını (nedense?) engelleme isteği gösteriliyordu. Araya elimde olmayan nedenlerle yazamadığım iki sayı girince, o yazı bu sayıya kaldı. Kısmet. Konu benim akademik araştırma ve uzmanlık alanlarımdan biri zaten ama bu Almanya konuşması olayı iyice köpürtünce yazmak daha keyifli oldu. Kısacası Sayın Başbakan’ın Almanya’dan yaptığı orta çok denk geldi deyip, konuşmasını dinlerken aklıma takılan “Almanya gibi olmanın neresi kötü?” sorusunu size de sorarak gireyim konuya.

    Önce birkaç tanım vereyim. İki ülkeden hangisinin daha yaşlı nüfusa sahip olduğunun bir göstergesi, çalışma yaşındaki (15-64 yaşları arası) birey başına düşen yaşlı (65-üstü) sayısının hangisinde daha yüksek olduğu. Nüfusun medyan yaşı veya 65-üstü yaş grubunun toplam nüfus içindeki payı da bu amaçla kullanılan diğer göstergeler. Tabloda sunulan veriler, bu göstergelere göre sırasıyla

    Avrupa’nın en genç ve en yaşlı nüfuslu ülkeleri

    olan Türkiye ve Almanya’daki durumu gösteriyor.[2] Son sütun, iki toplumun medyan yaşları arasında 15 yılı aşan bir fark olduğunu gösteriyor. Keza 65-üstü yaş grubunun payları arasında da 15 puanlık fark var.

    Tablo. Yaş Gruplarının Nüfus Payları  (2011) ve Medyan Yaş (2010)

     

    Toplam Nüfus İçindeki Pay (%)

    İleri yaş bağımlılık oranı = (3)/(2):

    (4)

    Medyan (Ortanca) Yaş:

    (5)

    Ülkeler

    0-14 yaş grubu:

    (1)

    15-64 yaş grubu:

    (2)

    65+ yaş grubu:

    (3)

    Almanya

    13

    66

    21

    0,32 ≈  1/3

    43,7

    Türkiye

    26

    68

    6

    0,08 ≈1/11

    28,1

    Kaynak: Dünya Bankası ve CIA, World Fact Book.

    Öte yandan, (2) no.lu sütundan da görüldüğü üzere çalışma yaşındaki (15-64) nüfusun toplama oranı iki ülkede birbirine yakın. Bu oranlar yakın ama ileri yaşların (65+) payı Türkiye’de çok daha düşük olduğundan, ileri yaş bağımlılık oranları arasında ciddi fark var: (4) no.lu sütunda da görüldüğü üzere, Almanya’da yaşlı başına çalışma yaşındaki birey sayısı 3 iken; Türkiye’de bu sayı tam 11.

    Ayrıca Şekil 1’deki nüfus piramitlerinin[3] de gösterdiği gibi, 15-64 çalışma yaş grubunun nüfus içindeki payının Türkiye’de zaman geçtikçe yükselmesi; Almanya’da ise düşmesi bekleniyor. Türkiye’de bu oranın önümüzdeki 15-20 yıl boyunca yükselmeye devam edip, sonra düşüşe geçeceği tahmin ediliyor. Yani Türkiye hala, çalışma yaşındaki (çalışan değil!) nüfus payının artmaya devam ettiği, demografik fırsat penceresi diye adlandırılan zaman dilimi içinde. Bu zaman dilimi, nüfus içindeki payı artan çalışma yaşındaki grubunu iyi eğitip, onlar için yeterli miktarda (kaliteli?) istihdam yaratabilen bir ekonomi için önemli bir fırsat sunuyor gerçekten. Ancak bu istihdamı yaratamayan ekonomiler için fırsat olmaktan çıkıp, eğitimsiz işgücü ve genç işsizliği gibi tehditlere dönüşüyor. Türkiye’nin bu iki gruptan hangisine girdiğini değerlendirmeyi size bırakıyorum. Almanya ise bu demografik fırsat penceresini (başarıyla kullanarak) geride bırakmış bir ülke. Artık çalışma çağındaki nüfusun toplam nüfusa oranı düşüyor. Yani Alman toplumu giderek yaşlanıyor.

    Biraz sonra daha ayrıntılı açıklayacağım gibi, toplumun yaşlanması nüfusun artış hızı düştükçe ivme kazanıyor. Ülkeler zaman içinde kalkınıp zenginleştikçe, doğurganlık oranı kalıcı ve kararlı biçimde düşmeye başlıyor. Ülkedeki doğurganlık oranı ve ona paralel olarak nüfus artış hızı düşerken, toplum yaşlanıyor. Genel olarak, nüfus artışındaki yavaşlama ne kadar hızlı gerçekleşirse, nüfusun yaşlanması da o kadar hızlanıyor.

    Bu noktada, yukarıda sorduğum “Almanya gibi olmanın neresi kötü?” sorusunu iyi-kötü sıfatlarının normatifliğinden kurtarıp, “Almanya gibi (daha yaşlı nüfusa sahip) olmak ekonomik açıdan bir yetersizlik ya da zafiyet mi?” şeklinde ifade etmek daha doğru belki. Bunu anlamanın bir yolu,

    Nüfusun yaş profiline göre değişen ekonomik göstergeler

    üzerine yoğunlaşıp, bunların nispeten daha yaşlı ve daha genç nüfusa sahip ülkelerdeki değerlerini karşılaştırarak sonuçlar çıkarmak. Yalnız her ülke için değerleri nüfusun yaş profiline duyarlı olan çok sayıda ekonomik gösterge var ve bunlara tek tek bakarak, nüfus yaşlanmasının genel bir zafiyet olup olmadığını anlamak zor.

    Gerçekten de, işgücü arzı, tasarruf oranları ve dolayısıyla sermayenin nispi bolluğu ya da kıtlığı ile ülkenin karşılaştırmalı üstünlüklerinden tutun; sosyal güvenlik sisteminin gelir-gider dengelerine ve kamu harcamalarının bileşimine (özellikle eğitim ve sağlık harcamalarının paylarına) kadar bir sürü göstergenin değeri, ülke nüfusunun ne kadar genç ya da yaşlı olduğuna bağlı olarak değişiyor.[4] Mesela nüfus yaşlanması sürecinin ilk aşamalarını geride bırakan ülkelerde, huzur evi, fizik tedavi merkezi ya da geriatri kliniği açma ihtiyacı, yeni okul açma ihtiyacından daha fazla.  Nüfusu daha hızlı artan, dolayısıyla daha genç nüfuslu ülkelerde ise yeni okul yaptırma ihtiyacı daha baskın. Bu yüzden, daha yaşlı toplumlarda sağlık ve sosyal güvenlik harcamalarının bütçe içindeki payı daha yüksekken, daha genç toplumlarda eğitim harcamalarının payı daha fazla oluyor. Öte yandan, sağlık ve sosyal güvenlik ya da eğitim alanlarına yapılan kamu harcamalarının bütçe paylarının nüfusun yaş bileşimine paralel olarak farklılaşması; harcama kalemlerinden birinin ilgili ülkedeki bütçe payının diğerinden düşük olması bir zafiyet anlamına gelmiyor. Mesela Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı her yerde, özellikle büyük şehirlerde mantar gibi bitiveren yeni mahallelere okul yaptırmaya yetişemezken; nüfusu Türkiye kadar hızlı artmayan, dolayısıyla Türkiye’dekinden daha yaşlı bir nüfusa sahip olan Almanya’da yeni okul inşa etme gereği artık neredeyse hiç duyulmuyor.[5] Ancak bu ihtiyacın duyulmamasını Alman ekonomisi açısından bir zafiyet göstergesi olarak görmek de mümkün değil kuşkusuz.

    Kısacası, Başbakanın “çiftler en az üçer çocuk yapmazsa Almanya gibi oluruz maazallah” demesinde bir keramet olsa bile bu, değerleri nüfusun yaş profiline bağlı olan bu tür göstergelere bakarak anlaşılamıyor. Ortada “maazallah” denecek bir durumun gerçekten olup olmadığını anlamak için kullanılabilecek başka ekonomik göstergeler bulmak gerekiyor. Bu tür durumlarda ülkeler arası karşılaştırmalarda kullanılan en tipik göstergeler ise gelir ve insani gelişmişlik endeksi gibi refah göstergeleri. Dolayısıyla bizi bu bağlamda asıl ilgilendiren konu, toplumların yaş profilinin diyelim kamu harcamalarının bileşimi vb çok sayıda göstergenin her birini nasıl etkilediğinden ziyade, kişi başına gelir ve refah düzeylerini nasıl etkilediği olmalı. Şekil 2’de, 154 ülkenin verileri ışığında satın alma gücü paritesine (SAGP) göre

    Şekil 1. Türkiye ve Almanya Nüfus Piramitleri, 2010, 2030 ve 2050

    sayan1.520px

    sayan2.520px

    sayan3.520px

    Kaynak: United Nations (2011). World Population Prospects: The 2010 Revision.

     

    Kişi başına reel gelir ile nüfusun yaş bileşimi arasındaki ilişki

    resmediliyor. Yatay ve dikey kesikli çizgilerin yerleri, ilgili eksendeki değerleri alan değişkenin dünya ortalamasına denk geliyor. Şekle eklediğim eğilim çizgisi, ülke nüfusunun medyan yaşı ile ülkedeki kişi başına gelir seviyesi arasında aynı yönde hareket etme eğilimini net biçimde gösteriyor.[6] Ülke medyan yaşla ölçülen nüfus yaşlanması sürecinde ne kadar ilerlemişse, kişi başına gelir düzeyi de o kadar yüksek olma eğiliminde. Hatta tahmin ettiğim denklem, kişi başına gelirdeki her yüzde birlik artışa karşılık nüfusun medyan yaşında yaklaşık 0,2’lik bir artış beklememiz gerektiğini ima ediyor. Yani daha zengin ülkeler, daha yaşlı bir nüfus profiline sahip olma eğiliminde.[7]

    Kısacası, Başbakanın “çiftler en az üçer çocuk yapmazsa Almanya gibi oluruz maazallah” demesinde bir keramet olsa bile bu, değerleri nüfusun yaş profiline bağlı olan bu tür göstergelere bakarak anlaşılamıyor. Ortada “maazallah” denecek bir durumun gerçekten olup olmadığını anlamak için kullanılabilecek başka ekonomik göstergeler bulmak gerekiyor. Bu tür durumlarda ülkeler arası karşılaştırmalarda kullanılan en tipik göstergeler ise gelir ve insani gelişmişlik endeksi gibi refah göstergeleri. Dolayısıyla bizi bu bağlamda asıl ilgilendiren konu, toplumların yaş profilinin diyelim kamu harcamalarının bileşimi vb çok sayıda göstergenin her birini nasıl etkilediğinden ziyade, kişi başına gelir ve refah düzeylerini nasıl etkilediği olmalı. Şekil 2’de, 154 ülkenin verileri ışığında satın alma gücü paritesine (SAGP) göre

    Şekil 2. SAGP’ne Göre Kişi Başına Gayrısafi Milli Gelir 2009 (2005 fiyatları ile $ olarak) ile Nüfus Yaşlanması İlişkisi

    sayan4.520px

    Kaynak: UNDP verileri ve kendi hesaplamalarım.

    Şekil 3’te de, gelir ile yakından ilişkili ama daha kapsamlı bir refah göstergesi olan ünlü “İnsani Gelişmişlik Endeksi” (ya da İngilizce kısaltmasıyla HDI) ile medyan yaş değerleriyle ölçtüğüm nüfus yaşlanması arasındaki ilişkiye bakıyorum. UNDP’nin türettiği ve her yıl, endeks bazlı sıralamaları merakla bekleyen dünya kamuoyuna duyurduğu endeks ülkelerin üç temel alanda eriştikleri seviyeyi ölçüyor. Bu üç alan, ülkelerin vatandaşlarına 1) uzun ve sağlıklı bir yaşam, 2) bilgi ve eğitim, ile 3) düzgün yaşam standartları sağlama konusundaki performansından oluşuyor. Hemen aşağıda açıkladığım nedenlerle, daha yaşlı bir nüfusa sahip olan ülkelerde refah düzeyinin ve dolayısıyla gözlenecek endeks değerlerinin daha yüksek olmasını beklemek lazım. Nitekim tahmin edip Şekil 3’e eklediğim eğilim çizgisinin (R2=0,84) pozitif eğimi bu beklentiyi destekliyor.

    Şekil 3. UNDP İnsani Gelişmişlik Endeks Değerleri ile Nüfus Yaşlanması İlişkisi

    sayan5.520px

    Kaynak: UNDP verileri ve kendi hesaplamalarım.

     

    Şimdi buraya kadar söylediklerim, gelir/refah düzeyi ile yaşlanma arasında mutlaka doğrudan ve tek yönlü bir nedensellik olduğu anlamına gelmiyor ama kişi başına gelir/refah düzeyi ile ülke nüfusunun medyan yaşının aynı yönde hareket etmesinin tesadüfî olmadığını da kesin biçimde söyleyebilirim. Nüfus yaşlanması, nüfusun artış hızının belli bir seviyeye düşmesinden sonra başlayan bir süreç. Bir ülkede nüfus artış hızını (ölüm ve göç oranları ile birlikte) belirleyen başlıca değişken ise, doğurganlık oranı.[8] Bu iki parça bilgi ışığında, bir toplumda medyan yaş gözle görülür derecede yükselmiş olması, o ülkedeki doğurganlık oranlarının çoktan düşüşe geçmiş olması gerektiğini ima ediyor. Bu durum Şekil 4’ten de net biçimde görülüyor nitekim.[9] Bu da akla, doğurganlık oranlarının neden ve nasıl düştüğü sorusunu getiriyor.

    Şekil 4. Doğurganlık Oranları ile Nüfusun Medyan (Ortanca) Yaşı Arasındaki İlişk

    sayan6.520px

    Kaynak: UNDP ve Dünya Bankası verileri ile kendi hesaplamalarım.

     

    Geçen yazımda da vurguladığım gibi, zaman içinde kalkınıp zenginleşen ülkelerde çok çocuk yapma ihtiyacı ve arzusu azalırken, doğurganlık düşüyor. Gerçekten de, ekonomik büyüme süreçleri sonunda zenginleşen toplumlarda ailelerin arzuladıkları ve ihtiyaç duydukları çocuk sayısı fakir, köylü toplumlardaki kadar çok değil. Bu ikinci tür toplumlarda çok çocuk yapmak, yaşlandıklarında geçinmek için dayanabilecekleri kurumsal güvenceleri olmadığı için, ileride kendilerine bakacak en az bir “hayırlı” evlada muhtaç olan olan anne-babalar açısından bir risk azaltma stratejisi. Ayrıca bu toplumlarda genç yaşta ölüm oranları yüksek ve dolayısıyla, büyüdüğünde aileye ekonomik destek sağlaması umulan çocukların bazılarını kaybetme riski fazla. Hayatta kalan çocuk sayısının “ekonomik olarak” umulanın altına düşmemesi için, fazladan çocuk yapmak şart. Oysa gelişmiş ülkelerde, sağlık hizmetlerinin yüksek kalitesi, genç yaşta ölüm oranlarını çok düşürdüğü için bu tür kaygılara yer yok. Esasen bu ülkelerde çok sayıda işçiye de ihtiyaç duyulmuyor. Bu toplumlarda, mebzul miktarda mesleksiz gence değil; az sayıda ama iyi eğitilmiş ve beceri kazanmış, yüksek teknolojili makineleri ve ekipmanı (yahut fiziki sermayeyi) kullanarak çalışabilecek işçilere ihtiyaç var. Dolayısıyla insan kaynağı (yahut beşeri sermaye) ihtiyacının hızlı nüfus artışı yoluyla değil, kaliteli eğitim yoluyla karşılanması hedefleniyor. Zaten eğitim düzeyleriyle işgücüne katılım oranları ve kariyer hedefleri ülkenin zenginleşmesine paralel olarak artan kadınlar da daha az çocuk yapıp, onların yetiştirilmesine ve eğitimine daha fazla zaman ve kaynak ayrılmasını sağlıyor. Kısacası az sayıda çocuk olunca, çocuklar çok çocuklu köylü toplumlarında olduğu gibi “saldım çayıra, Mevla’m kayıra” tarzında değil, ihtimamla yetiştirilip, eğitiliyor –ki bu da ülkenin insan sermayesinin güçlenmesi, daha yüksek katma değerli ürünler üretebilmesi ve daha hızlı büyümesini sağlıyor.

    Sonuç olarak, ekonomik büyüme sürecinde düşük katma değerli tarımsal üretim ve köylülüğün yaygın olduğu toplumsal yapıları geride bıraktıktan sonra da hızla zenginleşmeye devam eden Almanya gibi ülkelerde doğurganlık oranı, kalıcı ve kararlı biçimde düşmeye başlıyor. Petrol geliriyle zenginleşen kimi ülkeleri saymazsak, tüm ülkelerde er ya da geç gözlenen bu eğilimi durdurmak ya da geri çevirmek kolay değil. Sonuçta ülke zenginleştikçe doğurganlık oranı ve ona paralel olarak nüfus artış hızı düşerken, toplum da yaşlanıyor.[10] Gelişmiş ülkelerde sağlık hizmetlerinin altyapısı, kalitesi ve erişilebilirliğinin zaten yüksek olmasına bağlı olarak uzayan yaşam beklentisi de, 65-üstü nüfusun hayatta kalma süresini uzatarak toplumun yaşlanmasına katkıda bulunup, süreci hızlandırıyor.

    Özetle, Almanya’daki nüfus yaşlanması, bu ülkenin erken başlattığı ve hızla yürüttüğü bir ekonomik büyüme ve zenginleşme sürecinin sonucu. Vardığımız noktada da, bunun bir zafiyet olduğunu söylemek zor. Zaten nüfus yaşlanmasının genel olarak yaratabileceği en önemli potansiyel darboğaz, olsa olsa, işgücü arzının, işgücü talebini karşılamaya yetmemesi olabilir ki, bunun çözümünün hiç de zor olmadığını söyleyebilirim. Nitekim nüfusu bu dar boğazla karşılaşacak kadar yaşlanmış bir ülke zaten yeterince zenginleşmiş ve yüksek bir refah düzeyine ulaşmış olacağından; karşılaşacağı işgücü açığını, kadınları evde oturup üçer, beşer çocuk doğuran “genç ve dinamik” nüfuslu toplumlarda bol miktarda mevcut olan işsizleri göç ettirerek kolayca kapatabilir. Nüfus yaşlanmasının bu dar boğazla karşı karşıya bırakacağı bir ekonomi zaten yeterince zenginleşmiş ve yüksek bir refah düzeyine ulaşmış olacağından; kadınları evde oturup üçer, beşer çocuk doğuran “genç ve dinamik” nüfuslu toplumlarda bol miktarda mevcut olan işsizlerin bu açığı kapatmak için o ülkeye göç etmeye dünden gönüllü olacaklarını varsaymak yanlış olmaz.  Gerçekten de petrol zengini olmadığı halde kadınları üçer çocuk doğuran ülkelerin dünya sistemindeki rolü, nüfus yaşlanması Almanya’nınki mertebesine ulaşacak kadar zenginleşen ülkeler ihtiyaç duyduğunda, oralara gönderilecek (eğitimsiz?) işsizleri üreten fabrikalar olmak. Beğensek de, beğenmesek de böyle bu. Nitekim Başbakan Erdoğan’ın kendisinin, burada zikredegeldiğim konuşmasında, Türkiye’nin Almanya’ya benzemesini istemediğini söylemesinden 3 dakika kadar önce de dediği gibi, Almanya’da üç milyon Türk yaşıyor. Elli yıldan fazla zamandır genç ve dinamik nüfuslu Türkiye’nin vatandaşları kendisinden daha önce yaşlanmaya başlayan Almanya’ya göçmen işçi olarak gidiyor ya da gitme hayalleri kuruyor. Gerçekten insan sormadan edemiyor: Madem yaşlı nüfusa sahip olmak bir ekonomik zafiyet; madem Almanya’nın şu andaki mevcut haline (bundan 25 yıl sonra bile olsa) benzemek istenmeyecek bir durum; o zaman neden Türk vatandaşları Almanya Büyükelçiliği kapısında, sıkça gördükleri kaba muameleye rağmen sıra bekliyor da, bunun tersi olmuyor? [11] Kısacası bizim vatandaşlar Başbakanlarının “aman en az üç çocuk yapın, yoksa onlara benzeriz ha!” dediği memlekete gidebilmek için uzun kuyruklar oluşturuyorlar. Üstelik kuyruğa girenlerin önemli bir kısmının Başbakan’ın “gibi olmak istemediği” ülkenin refah standartlarına kavuşabilmek için oraya yerleşmeye dünden razı olacağı da bir sır değil herhalde.[12]

     


    * Editörün Notu: Serdar Sayan bu “Ahkâm Keseri”ni Kasım sayısında yayınlanmak üzere yazmış ancak yazı elimize derginin matbaaya yollanmasından sonra geçtiği için o sayıda yayınlanması mümkün olmamıştır. Dolayısıyla yazıdaki “geçen ay” ifadeleri ile kastedilen Ekim 2012’dir.

    [1] Alıntıdaki son iki cümle Ali Ağaoğlu’nun şu ara çok popüler olan reklamındaki sözlerini çağrıştırdığı için şaka gibi gelebilir. Ama değil. Alıntı, haber7.com haber sitesinde http://bit.ly/TuWatV adresindeki videodan. Dileyen (5’08” sonrasına özellikle dikkat ederek) izleyebilir. Aynı videonun, konuşmanın nüfusla ilgili bölümlerine odaklanan kısaltılmış bir versiyonu da haberler.com haber sitesinde http://bit.ly/SX80Nr adresinde (andığım sözler 1’15” sonrasında).

    [2] Tesadüf bu ya, bu rakamlar Başbakan Erdoğan’ın 30-31 Ekim’deki Almanya gezisinden hemen önce bazı gazetelerde çıkan bir haberde de yer aldı. Mesela 28 Ekim 2012 tarihli Haber Türk’teki versiyon http://bit.ly/U8X5CW adresinde bulunabilir.

    [3] Bana bu yazı için ihtiyaç duyduğum verileri bulmakta yardımcı olan TOBB ETÜ SPM’nin yardımcı araştırmacısı Emrah Çetin http://populationpyramid.net adresindeki interaktif siteye dikkatimi çekti. Site şekildeki nüfus piramitlerini, Birleşmiş Milletler’in sağladığı 1950’den bugüne uzanan veriler ve bugünden 2100’e uzanan projeksiyonlara dayanarak, seçilen yıl için üretiyor. Çok kullanışlı.

    [4] Örnekler artırılabilir. Mesela ODTÜ İktisat Bölümü’nden Doç. Dr. Ebru Voyvoda bu aralar, gençler ve yaşlıların farklılaşan talep bileşimlerinin ve tüketim düzeylerinin, çevre ve çevreci politikaların tasarımı açısından farklı imaları olduğu fikrinden yola çıkan ilginç çalışmalar yapıyor. Toplumun yaş profili ile çevre arasındaki, çok kişinin aklına bile gelmeyecek türdeki ilişkiye odaklanan bu çalışmaların bulgularını yakında İktisat ve Toplum okurları ile de paylaşır umuyorum.

    [5] Esasen Türkiye’de de nüfus yaşlanmasının önümüzdeki dönemde ivme kazanacağı düşünüldüğünde, yeni yapılan okulların mimarisinin ileride hastaneye ya da huzur evine kolayca dönüştürülebilir olmaları gözetilerek tasarlanması akıllıca olur bence.

    [6] Eğilim çizgisinin denklemini y = 4,423.x0,2077 olarak tahmin ettim. R2=0,74.

    [7] Kuralı bozan iki grup ülke var: Birincisi, Libya, Suudi Arabistan gibi (petrol sayesinde) zenginleşmiş ama doğurganlık oranları hala düşmemiş, dolayısıyla nüfusları halen hızla artmaya devam eden ve nüfus yaşlanmasını henüz yaşamayan ülkeler. İkinci grup ülkeler ise eski sosyalistler. Bunlarda da, doğurganlık oranları ve nüfus artış hızı erken düşmüş; dolayısıyla nüfusun yaşlanması kişi başına gelirin diğerleri kadar artmasından önce gerçekleşmiş. Şekilde elips içine aldığım ülkelerin tümü de eski sosyalistler.

    [8] Bir ülkenin doğurganlık oranı, o ülkede çocuk doğurma yaşlarının sonuna kadar hayatta kalabilen bir kadının, o yaşa kadar doğurması beklenen ortalama çocuk sayısı olarak tanımlanıyor.

    [9] Bu şekildeki verilere en iyi uyan eğilim çizgisini 6. dereceden bir polinom olarak buldum (R2 0,85’ten fazla).

    [10] Daha teknik bir ifadeyle, nüfusun yaşlanması için nüfus artışının yavaşlaması; bunun için de, doğurganlıktaki düşüşün, ölüm oranlarındaki düşüşün nüfus artırıcı etkisini aşacak oranlarda olması gerekiyor. Uzun dönemde nüfus artış hızı da, nüfusun yaş bileşimi de stabilize oluyor.

    [11] Tamam, son yıllarda Almanya’dan gelip bizim güney illerimize yerleşen çok sayıda Alman vatandaşının olduğunu kabul ediyorum. Ama bunları çeken asıl faktörün, Başbakan’ın deyimiyle “genç ve dinamik nüfuslu” ülkemizin sağladığı üstün yaşam standartları değil; Akdeniz güneşi ve yavaş yaşam temposu olduğu aşikâr sanırım.

    [12] Hadi isterseniz bir an için bu iki ülkenin, her birinin vatandaşlarının diğer ülkeye, diyelim bir yıl boyunca, vizesiz pasaportsuz seyahat etmesine ve orada yerleşmesine izin veren bir serbest dolaşım anlaşması imzaladığını hayal edelim. Böyle bir durumda, net nüfus akışının Almanya’ya doğru olacağından kuşkusu olan varsa beri gelsin. Üstelik böyle bir şey mümkün hale gelse, Almanya’ya göç etme konusunda en istekli davranacak olanlar Türkiye’nin yeterli eğitimi verip, hedefledikleri yaşam standartlarına kavuşmalarına izin verecek bir iş bulmalarını sağlayamadığı “genç ve dinamik” ama eğitimsiz ve işsiz bireyler olurdu kuşkusuz.

     

    * Bu yazı İktisat ve Toplum Dergisi'nin Aralık 2012 sayısında (No. 26) yayınlanmıştır.

    Etiketler: