Arşiv

  • Temmuz 2019 (4)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)

    Etiketler

    Türkiye’de değişim yapmak neden bu kadar zor?

    Güven Sak, Dr.11 Şubat 2016 - Okunma Sayısı: 3769

    Bu aralar Ömer Dinçer’in kitabını okuyorum. Size de tavsiye ederim. Daha geçenlerde, “Nedir bu Türkiye’nin kamudan çektiği?” diye sormuştum. Türkiye’nin büyük hayalleri var ama bu hayalleri gerçekleştirebilecek kapasitesi yok demiştim. Bilmem hatırladınız mı? Ben, Türkiye’nin temel probleminin devletin hantallığı olduğunu düşünüyorum. Hantallığı burada beceriksizlik manasında kullanıyorum. Bu, bir nevi kapasite problemi aslında. Burada öyle kutsal, büyük harfle yazılan bir devlet fikrinden filan bahsetmiyorum. Devletten, millete hizmet götürmesi gereken bir aygıt olarak bahsediyorum. Türkiye, bana sorarsanız, ne çekiyorsa kamu idaresi reformunu 2000’lerin başında becerememiş olmasından çekiyor. Avrupa Birliği adaylık sürecini bir kamu idaresi reformu sürecine çevirememesinden çekiyor. İşte o günden beri, doğrusu ya, gözüme hep bu devletin kapasitesi konusunda çalışmalar takılıyor. Bugün size Amerikan devlet aygıtı, Amerika’yı Amerika yaparken biz ne yapıyorduk, onu anlatayım dedim. Hatta gelin, Çin’i de işin içine katayım.

    Gözüme takılan çalışma daha yenilerde gün ışığına çıktı. Oradan başlayayım. Daron Acemoğlu, Jacob Moscona ve James A.  Robinson’un kısa çalışması, geçen ay NBER tebliğ serisinden yayımlandı. Çalışma, “Devlet Kapasitesi ve Amerikan Teknolojisi: 19’uncu Yüzyıldan Kanıtlar” başlıklıydı. Amerika’nın global teknolojik gelişme sürecindeki liderliği yeni değil. İşin başını 1804-1899 dönemine kadar götürmek mümkün. Acemoğlu ve arkadaşlarının kısa çalışması, Amerikan teknoloji liderliğinin başlangıcında postanenin öneminin altını çiziyor. Nedir? 1852 sonrasında Amerikan coğrafyasında postaneler açıldıkça, devlet ülkeyi birbirine bağladıkça ülkenin her tarafından pıtrak gibi patent başvuruları gelmeye başlıyor. Bir yere postane açılırsa orada patent aktivitesi canlanıyor. İşte bu çalışma, ülkedeki yeni patentlerle postanelerin açılması arasındaki ilişkiyi gösteriyor. Bu çerçevede, teknolojik gelişmenin önünü açan bir faktör olarak devletin postacılık hizmetinin önemini vurguluyor. İletişim hürriyeti bir nevi. Amerika’nın bir teknoloji devi haline gelmesinin başlangıcında, devletin yalnızca patent ofisini kurmuş olması değil, o patent ofisine, ülkenin her tarafından en az maliyetle erişimi mümkün kılan posta hizmetlerini yaygınlaştırmış olması yatıyor. İnovasyonun temelinde ne var? Postane. Eşittir iletişim. Bugün medya, cep telefonu ve İnternet ne yapıyorsa işte tam da o yani.

    Peki, postane inovasyonu nasıl tetiklemiş?

    Birincisi, ülkeyi birleştirip fikirlerin hızla bir yerden bir yere ulaşmasına imkan sağlayarak. Böylece her bir düşünme odağının birbirinden ayrı silolar olmasının önüne geçerek. Siloları birbirleri ile iletişime sokarak fikirlerin akmasına imkan sağlayarak. Çünkü fikir aktıkça çoğalır. İkincisi, patent ofisine erişimi kolaylaştırarak. Üçüncüsü ise her yere devleti ulaştırıp bir nevi güven duygusu yaratarak. O dönemde zaten Amerikan devlet görevlilerinin neredeyse yüzde 70’i postane çalışanlarıymış bu arada. Neymiş? Devlet, hizmet sağlayarak inovasyon sürecini tetiklemiş. Becerikli devlet, inovasyon sürecinin önünü pekâlâ açabiliyormuş. Ne yapacağını bilirse tabii.

    Bu çalışmayı gördüğümde, birkaç yıl önce benzer bir mekanizmanın Çin’de nasıl işlediğini okurken hissettiğim heyecanı hatırladım. Bunu, ünlü Çin tarihçisi Jonathan Spence’in 2001 baskısı “Treason by the Book” (Kitapla İhanet) başlıklı kitabından öğrenmiştim. İmparatorun bir ihanet ihtimalini nasıl bertaraf ettiği üzerine bir örnek olay anlatıyordu. Zevkle okurken dikkatimi çeken en önemli ayrıntı şuydu: 1730’larda Çin imparatoru ülkenin her tarafına atadığı temsilcileriyle doğrudan mektuplaşıyordu. Bu amaçla teşkil edilmiş bir özel ulak sistemi, imparatorun ülkenin çeşitli yerlerine atadığı görevlilerle doğrudan haberleşmesine imkan veriyordu. İmparatora gönderilecek mektuplar belli ilkelere uygun olarak yazılıyordu. İlk paragrafta istek açıklanıyor, sonrasında safahat anlatılıyordu. Yazıların satır aralıkları imparatorun mektup üzerine not alabilmesine imkan verecek şekilde geniş bırakılıyordu. Son derece ufuk açıcıydı anlatılanlar benim için. Neydi? Çin’de 19’uncu yüzyılda değil, 18’inci yüzyılda bir posta teşkilatı vardı. Peki, ama fark neredeydi?

    Amerika’da inovasyonun önünü açan, fikirlerin hareket kabiliyetini artıran posta idaresi, Çin’de neden aynı sonuca yol açmamıştı? Gayet basit bir nedenle. Çin’deki posta sistemi, yalnızca devletin kendi içinde iletişimi için kurulmuştu. Amacı, olası “ihaneti” belgelemek ve engellemekti. Amaç, tek adama, imparatora, teşkilatı ile konuşma imkanı vermekti. Amerika’da ise postane milletin iletişimi için tasarlanmıştı. Amerika’da devlet, vatandaşa hizmet için postaneyi kurarken; Çin’de devlet, bürokratın ihanetini önlemek için postaneyi kurmuştu. Hem de tam bir yüzyıl önce. Ben, doğrusu ya, aynı biz diye okudum.

    Millete hizmet için kurulan postane, Amerika’yı teknoloji devi yapmış, devlete hizmet için kurulan postane Çin’i geride bırakmıştı. İki devlet arasındaki bu nitelik farkının önemli olduğunu düşünüyorum doğrusu. Bir yerde devleti milletin hizmetçisi olarak gören bir yaklaşım var. Rahmetli Erbakan’ın deyişiyle bir nevi “garson devlet”. Öte yanda ise milleti devletin hizmetçisi olarak gören bir yaklaşım. Bir yanda hizmet, ötede ise güvenlik kaygısı.

    İşte tam bunları düşünürken kamu idaresi reformunun ülkemizdeki şampiyonu Prof. Dr. Ömer Dinçer’in “Türkiye’de Değişim Yapmak Neden Bu Kadar Zor?” başlıklı yeni kitabından bir bölümü hatırladım. Sayın Dinçer, Türkiye’de işlerin son derece yolunda gittiği 2002-2007 döneminin önemli bir bölümünde Başbakanlık müsteşarıydı. Hem kamu idaresinin koordinasyonundan en üst düzeyde sorumluydu hem de kamu idaresi reformu ile ilgili çalışma grubunu dönem boyunca yönetiyordu. Kitabın 87. sayfasında, kamu yönetiminde yeniden yapılanma projesi kapsamında, Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök’ten gelen bir mektubu alıntılamış. 21 Haziran 2004 tarihli mektup şöyle diyor: “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısının mevcut haliyle yasalaşması durumunda, Mahalli İdareler merkezi idarenin vesayet denetiminden yoksun olarak güçlenecektir. İçinde bulunduğumuz şartlarda bu husus ... terör örgütünü güçlendirecek ve Kürt etnik milliyetçiliğinin artmasına neden olabilecektir.” Neymiş? 21’inci yüzyılın başında kamu idaresinde etkinliği artırmak için yapılan çalışmalar Türkiye’de bir güvenlik meselesi olarak algılanıyormuş. Neymiş? Türkiye, bu beceriksiz devleti adam etmek için adım atmaya çalışmış ama bu çabalar manasız bir güvenlik kaygısının kurbanı olmuş. Sonuçta Türkiye’de idare yerelleşemedi. Devlet beceri kazanamadı. Ama etnik Kürt milliyetçiliği yine de arttı. Nokta.

    Şimdi bugünlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kişisel verilerin güvenliği ile ilgili bir kanun tasarısı, ilgili komisyonlarda tartışılıyor. Ben, vatandaşını potansiyel suçlu olarak gören anlayışın bugünlerde İnternet ve bilgi-iletişim teknolojileri bağlamında yeniden hortlamış olduğunu görüyorum. Kontrol ve ihaneti önleme kaygısı, iletişim hürriyetinin önüne geçiyor. Tasarının kendisini de anlatırım bir ara.

    Tarih bize ne diyor? Amerikan teknoloji liderliğinin kaynağı iletişim hürriyetidir diyor. Biz pek farkında değil gibiyiz. Güvenlikçi yaklaşımlar inovasyonu engelliyor. Hürriyetçi yaklaşımlar inovasyonu tetikliyor. Türkiye, bir türlü güvenlik psikozunu aşıp kendine güvenemediği için ne tarihi ve coğrafyasıyla barışabiliyor ne de inovasyonun önünü açabiliyor.

    Türkiye’de inovasyon yapmanın neden bu kadar zor olduğunu bilmem anlatabildim mi?

    Bu köşe yazısı 11.02.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.