Arşiv

  • Haziran 2020 (1)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)

    Etiketler

    Bu hal ve şerait altında paralel evrende yaşamak…

    Fatih Özatay, Dr.02 Mart 2016 - Okunma Sayısı: 1712

    İşler iyi gitmiyor. 2015 yılında petrol fiyatlarının ortalaması bir yıl öncesine kıyasla yarı yarıya azaldı. Buna karşın, cari işlemler hesabımız hâlâ milli gelirimize oranla yüzde 4’ün üzerinde açık veriyor. İhracatımız düşüyor. Sadece petrol ihracatçısı ülkelere olan ihracatımızda değil, toplam ihracatımızda da azalma var. Enflasyon malum; yıllardır yüzde 8,3 etrafında dolaşıp duruyor. Bu yıl çift haneye ulaşır mı kaygısı var. Büyüme, 2015’te son elli yıllık ortalama büyüme oranımızın altında olan yüzde 4’e yaklaşırsa bayram edecek gibi bir havadayız. Kaldı ki bu düzeye ulaşsa bile sürdürülebilirliği şüpheli. Öncü göstergeler pek olumlu seyretmiyor zira. Büyüme ile enerji ve altın dışı ithalatımız arasında önemli bir ilişki var. Altın ve enerji dışı ithalatımız geçen sonbahardan beri düşüşte. İhracatımızın durumuna az önce değindim. Otomotiv sektörünün ocak ayı rakamları iç açıcı değil. Kamyonet dışında tüm araç tiplerinde üretim azalması var. Daha önemlisi, gelecek yılların üretim kapasitesini belirleyen yetersiz yatırım düzeyimiz. 2012-2014 arasında her yıl özel yatırım harcamaları reel olarak 2011’in altında kaldı. Muhtemelen 2015’te de böyle oldu.  

    En olumlu ekonomik göstergelerimiz maliye politikasına ilişkin olanlar. Ne var ki o alanda ‘kalite’ sorunumuz var: Sırtımızı dolaylı vergilere yaslamış durumdayız; bir dolu sakınca yaratıyor. Bunların en günceli, petrol fiyatlarının 110 dolardan 30 dolar seviyesine gerilemesine karşın, tüketiciye bu gerilemenin petrol fiyatları üzerindeki vergi yükü nedeniyle çok yetersiz yansıması. Sanayi üretimindeki ve kapasite kullanım oranındaki kıpırdanma gibi birkaç olumlu unsur da yok değil. Ama ekonomiye bütüncül düzeyde bakınca açık ki resim iştah açıcı değil.

    Topraklarımızda son aylarda yaşanan çatışmalar, Suriye’deki karmakarışık durum, ona bağlı olarak yaşadığımız terörist saldırılar, mülteci akını, demokrasi açısından neredeyse sürekli geriye gidişimiz, Türkiye toplumunun bölünmüş görüntüsü… İnsana yukarıda sergilediğim tablonun olumlu yönde değişme potansiyeli açısından pek umut vermiyor. Oysa dış ekonomik koşullar dikkate alındığında zor bir döneme giriyoruz. Bu zor döneme böyle bir tabloyla girmemiz şansızlık.

    Zorluğun bir unsuru ABD Merkez Bankası’nın faiz artırma süreci; hakkında çok yazıldı çizildi; geçiyorum. Bir diğer önemli unsur Çin’de yaşanmakta olanlar. Çin ekonomisi yavaşlıyor. Tarihteki hızlı büyüme dönemleri dikkate alındığında bunda çok da şaşırtıcı bir şey yok. Asıl dikkat çekici unsur, Çin’in resmi döviz rezervinin son aylarda 500 milyar doların üzerinde azalması. Evet, hâlâ 3 trilyon doların üzerinde rezervi var ama birkaç aydır üst üste gözlenen 100’er milyar dolarlık erime gözlemcilere kaygı veriyor. Küresel krizden ekonomisinin daha az etkilenmesi için giriştiği bol banka kredisine dayanan hızlı yatırım hamlesinin bankacılık sektörünü zor duruma soktuğu da sıkça belirtiliyor. Çin için gündemdeki temel soru “yumuşak iniş mi sert iniş mi” sorusu. Bankacılık sektörünü yeniden yapılandırabilecek mi? Daha esnek bir döviz kuru sistemine mi geçecek yoksa gevşetmekte olduğu sermaye kontrollerini tekrar sıkılaştıracak mı? ‘Tek çocuk’ politikasının da katkıda bulunduğu yaşlı nüfus sorununu nasıl çözecek? Uzmanlara göre ‘sert iniş’ olasılığı var ve bu olasılık tüm dünya için önemli bir risk oluşturuyor. Avrupa’yı zaten biliyorsunuz; sürekli yürek hoplatıyor.

    Bu hal ve şerait içinde ise Türkiye başkanlık rejimi tartışmasının içinde debelenip duruyor. Bu debelenme sanki ‘paralel bir evrende’ yaşadığımızı düşündürtüyor…

    Bu köşe yazısı 02.03.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır