Arşiv

  • Haziran 2020 (4)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)

    Etiketler

    Meğerse para politikası gevşekmiş…

    Fatih Özatay, Dr.27 Nisan 2016 - Okunma Sayısı: 2275

    Merkez Bankası dün çok önemli bir raporu kamuoyuna açıkladı. Yılın ikinci Enflasyon Raporu bir basın toplantısı ile bizlerle paylaşıldı. Raporun para politikası ve yeni yönetimin kredibilitesi açısından en önemli tarafı ve dolayısıyla asıl merak uyandıran kısmı, ileriye ilişkin enflasyon tahminlerinde bir önceki rapora kıyasla bir indirime gidilip gidilmeyeceğiydi.

    Bir hafta önceki Para Politikası Kurulu’nda faizler düşürüldü. Oysa Ocak ayında yayınlanan yılın ilk enflasyon raporunda Merkez Bankası 2016 sonunda enflasyonun yüzde 7,5’e, 2017 sonunda ise yüzde 6’ya düşeceği tahmininde bulunmuştu. Yani, en azından 2017 ortalarına kadar enflasyonun hedefin oldukça üzerinde kalacağı tahmini vardı Merkez Bankası’nın. Hedefin kamuoyunca ciddiye alınması bekleniyorsa en başta Merkez Bankası’nın ciddiye alması gerekir. Bu durumda kendi enflasyon tahminleri daha düşük bir düzeye inmediği sürece Merkez Bankası’nın faiz indirimi çok sorunlu olurdu. Bu nedenle, faiz indirimine gidildiğine göre, yeni rapor ve raporda yer alacak tahminler her zamankinden daha önemliydi.

    Ne yazık ki faiz indirimini haklı çıkaracak bir enflasyon tahmini güncellemesi yapmadı Merkez Bankası. Hem bu yılın sonuna hem de 2017’nin sonuna ilişkin enflasyon tahminlerini Ocak ayında açıklanan düzeyde korudu. Peki, o zaman, 2012’den bu yana enflasyon hedefinin yüzde 5 olduğu ama gerçekleşen enflasyonun bunun 3,3 puan üzerinde kaldığı bir ülkede, dahası çekirdek enflasyonun hala yüzde 9’un üzerinde seyrettiği bir ülkede, neden faiz indirimine gitti Merkez Bankası? Soru güzel görünüyor ama değil; sonuçta yanıtını bilmeyen yok. Bilmeyen olmadığına göre benim de yanıtlamam gerekmiyor.

    Hafta başında iki önemli veri açıklandı: Nisan ayı kapasite kullanım oranı ve reel kesim güven endeksi. Her ikisinde de bir yıl öncesinin aynı dönemine kıyasla artış var; olumlu. Daha önce açıklanan Şubat ayı sanayi üretimi ve 2015 dördüncü çeyrek büyüme verileri de dikkate alındığında reel sektörde işler fena gitmiyor gibi.

    Görünürde öyle ama azıcık eşeleyince öyle olmadığı belirginleşiyor. İki nedenle: Birincisi, mevcut büyüme yapımızda önemli sorunlar var. İkincisi, ilkiyle de bağlantılı olarak, mevcut büyüme sürdürülebilir değil. Büyümeye ilişkin sorunlar kısaca şunlar: Neredeyse tümüyle tüketim ve kamu harcamalarından kaynaklanıyor. Özel sektör yatırımları yerinde sayıyor. 2012-2015 döneminin her yılında 2011’e kıyasla daha düşük düzeyde yatırım yaptı özel sektör. Aynı dönemde gerçekleşen ortalama yüzde 3.3’lük büyüme öte yandan hem bizim uzun dönemli büyüme oranımızın oldukça altında hem de zengin ülkelerle aramızdaki gelir farklılığını azaltacak düzeyden çok uzak.

    İkinci nedene, yani mevcut büyümenin sürdürülemezliğine gelince durum şöyle: Yetersiz özel sektör yatırım harcaması, özellikle de sanayi yatırımlarının oldukça yetersiz düzeyi geleceğin üretim kapasitesini sırlıyor. Ama bu daha uzun dönemdeki sürdürülemezliği açıklayan bir unsur. Kısa dönemde ise başka unsurlar ön plan çıkıyor: Petrol fiyatlarının çok düşük bir düzeyde olduğu dönemde bile milli gelirimize oranla önemli bir cari açık veriyoruz. Petrol fiyatları yükselirse ne olacak? Dahası, gelişmiş merkez bankaları, özellikle de ABD Merkez Bankası para politikasında ciddi bir sıkılaşmaya giderse ne olacak? Bunlardan her biri bizi zorlar; özellikle de ikincisi. Her ikisinin birden gerçekleşmesi ise pek hoş olmaz açıkçası.

    Bu köşe yazısı 27.04.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır