Arşiv

  • Aralık 2020 (3)
  • Kasım 2020 (13)
  • Ekim 2020 (13)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)

    Oynama alanımız var ama oynayamıyoruz

    Fatih Özatay, Dr.26 Ekim 2016 - Okunma Sayısı: 1988

    Kamunun borcunun milli gelire oranı hem kendi geçmişimizle hem de uluslararası karşılaştırma yapıldığında oldukça düşük düzeyde. Hazine enflasyonun çok da üzerinde bir faiz ödemeden borçlanabiliyor. Bütçe gelirleri ile karşılaştırıldığında faiz yükümlülükleri için bütçeden yapılan ödemeler oldukça düşük bir seviyede. Bütçe açığımız da kabul edilebilir düzeylerde yıllardır seyrediyor. Tüm bu olumlu olgular şu anlama geliyor. Diğer koşulların uygun olması halinde, Türkiye’nin ekonomik büyümesini artırmak amacıyla maliye politikasını bir miktar gevşetme lüksü var. Özellikle de bu gevşeme ileride Türkiye’nin üretim kapasitesini artıracak yatırımlar kanalıyla yapılırsa.

    Böyle baktığınızda kamu maliyesine ilişkin mevcut göstergeler aslında herhangi bir ülke için “nimet” niteliğinde. Özellikle de ekonomileri büyümeyen ve ağır kamu borcu yükü ile yaşayan çok sayıda Avrupa ülkesi dikkate alındığında. Zira bu göstergeler o ülkeler için geçeri olsaydı, rahatlıkla kamu harcamalarını artırıp, arkasından gelecek milli gelir artışının özel tüketim ve yatırım harcamalarını da tetiklemesini hedefleyebilirlerdi.

    Türkiye ne yazık ki bu nimeti kullanamıyor. Daha doğrusu, açıklanan programa göre bu yıl için bu nimeti kullanmaya niyetli gibi görünüyor ama bu nimetin ancak ilk paragrafta altını çizdiğim “diğer koşulların uygun olması halinde” gerçek bir nimet olacağını, yoksa külfete dönüşeceğini unutuyor.

    “Diğer koşulların uygun olması halinde” derken kastettiğim koşullar ekonomi ile ilgili değil. Hukuk sistemini, silahlı kuvvetleri, güvenlik güçlerini ve eğitim bürokrasisini 14 Temmuz koşullarına getiren, yani onların çökertilmesine izin veren ve devlete paralel bir yapı oluşmasına yol açan kurumsal yapımızı kökten değiştirecek adımları peşi sıra atmadan ekonomide mesafe almamız mümkün değil. Olsa olsa günü idare etmeye çalışırız; bu “idare” aslında “sürünme” ile eş anlamlı olur. Yani kalıcı nitelik taşımaz; sürdürülemez. Dolayısıyla, kural hâkimiyetinin sağlandığı, bu kuralların da demokratik olduğu bir sistem kurmadan Türkiye ekonomisinin geleceği parlak görünmüyor.

    Bu çevrede bakınca, ekonomide alınmakta olan önlemlerin yanlış teşhise dayandıkları ortaya çıkıyor. Yanlış teşhis; çünkü kamu harcamalarını biraz artırarak ve tüketici kredilerinin hızlanmasını sağlayarak büyümede artış sağlanacağı, bu artışın arkasından da özel yatırımların artacağı bekleniyor. Oysa bu köşede haftalardır yazdığım gerekçelerle, özel yatırımlar, talep azlığı ya da düşük maliyetli kredi yokluğu nedeniyle yerinde saymıyor. 15 Temmuza yol açan kurumsal yapının özel yatırımların yerinde saymasında çok önemli rolü var. Bu yapıyı değiştirmeden özel yatırım harcamalarını hızlandırmak mümkün görünmüyor. Bu durumda da özel tüketimi ve kamu harcamalarını artırıcı önlemlerin etkileri geçici olmaya mahkûm.

    Elbette şu söylenebilir: Kural hâkimiyetinin geçerli olduğu demokratik bir yapı oluşturamıyoruz diye hiç mi büyümeyi artırıcı politika uygulamayacağız? Bu soru ilk bakışta haklı ve dolayısıyla yerinde bir itiraz gibi yukarıda yazdıklarıma. Ama değil. Çünkü bu tip bir genişlemeci politikanın tek sorunu etkisinin geçici olmaya mahkûm olması değil, Türkiye’nin risklerini de yükseltiyor. Birkaç nedenle:

    Birincisi, petrol fiyatları yükseldi; cari işlemler açığımızın bu gelişmeden olumsuz yönde etkilenmesi beklenir. Salt kamu harcamalarını ve özel kesim tüketimini yükseltmeye çalışan bir politika zaten çok düşük olan tasarruf düzeyimizi daha aşağıya çekebilir. Cari açık demek, kendi tasarrufumuz ile düşük olan yatırım düzeyimizi bir karşılayamıyoruz demek. Bu politikayla tasarruflarımızın daha da düşmesi, cari açığı artırma potansiyel taşıyan başka gelişmeler varken açık ki riskimizi yükseltir.

    İkincisi, banka kredilerinin mevduata oranı yüzde 125 düzeylerinde. Demek ki bankalar açtıkları kredilerin azımsanmayacak bir kısmını dış borç alarak açabilmişler. Mevduatı artırmadan kredi hacmini artırmak riskli. Faiz düşürme baskısı ile mevduat ne kadar artacak?

    Üçüncüsü, temel sorunları çözmeden kamu harcamaları artırmaya çalışmak hazine garantili yatırımları da gündeme getirir. Yazının başında imrenilecek düzeyde olduğunu belirttim maliye politikasına ilişkin göstergelerin sürdürülebilirliğini de (haksız da olsa) sorgulatır.

    Bu köşe yazısı 26.10.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır