Arşiv

  • Mayıs 2024 (12)
  • Nisan 2024 (15)
  • Mart 2024 (19)
  • Şubat 2024 (19)
  • Ocak 2024 (18)
  • Aralık 2023 (17)
  • Kasım 2023 (14)
  • Ekim 2023 (15)
  • Eylül 2023 (12)
  • Ağustos 2023 (21)
  • Temmuz 2023 (18)
  • Haziran 2023 (13)

    'Merkez'in parasal işlemi çözüm değil, sorun sanayi ve tasarruf politikasında

    Hasan Ersel, Dr.12 Kasım 2007 - Okunma Sayısı: 1218

     

    Şirketlerin yaşadığı sıkıntılar parasal nedenlerden kaynaklanmıyor. Bu nedenle Merkez Bankası'nın yapacağı bir parasal işlemle düzeltilmesi de zor görünüyor. Sorun daha çok Türkiye'nin sanayi politikasında ve iç tasarruf sorununda aranmalı.

    Merkez Bankası faizleri indirince ne olması bekleniyor? Rezerv paraya olan talep artacak, likidite genişlemesi olacak. Bunun ilk etkisinin faizi indirmek yönünde olacağını söylemek yanlış olmaz. Ancak ondan sonra bu likidite artışının sistem üzerindeki diğer etkileri devreye girecek. Böyle olunca para piyasasında bile faizlerin eski düzeylerinin üzerine çıkması pek ala olası. Bu, ders kitaplarına giren, iyi bilinen bir konu. (Örneğin, Frederic S. Mishkin: The Economics of Money, Banking and Financial Markets, 8th Edition, Boston: Pearson Addison Wesley, 2007, s. 118-121.) Bütün bunlar bilinmesine rağmen bazı işadamları neden Merkez Bankası'nın, enflasyon konusundaki kaygılarını frenleyerek (bir tarafa bırakarak dediklerini sanmıyorum) faiz indirimi yapması konusunda bu denli ısrarcıdırlar? Akla bir başka neden geliyor. O da faizlerde bir düşmenin, döviz talebini tetiklemesi ve bu yolla da YTL'nin değer yitirmesine yol açacağı beklentisi. Bunun istenmesinin nedeni ise bu yolun, özellikle ihracat yapan bazı firmaların, sıkıntılarını azaltacağının varsayılması. Bu görüşü savunanlara göre YTL'nin değerlenmesi bu şikâyeti dile getiren kuruluşların (hatta kesimlerin) kâr oranlarında ciddi düşmelere yol açıyor. Onlar da bu gidişata bir çare bulunması için "pozitif ayırımcılık" istediklerini söylüyorlar. Bu isteğin ne anlama geldiğini görebilmek için önce verilere bakalım.

    YTL'deki reel değerlenme yüzde 24,3

    Şekil-1'de üretici fiyat endeksi temelli reel döviz kuru endeksi veriliyor. Bu endeksin yükselmesi YTL'nin reel olarak (yani Türkiye ile dış dünya arasındaki enflasyon farklılıkları göz önüne alındıktan sonra) değer kazanması anlamına geliyor. 2006'da Türkiye'de güçlü olarak hissedilen uluslararası çalkantı sonunda YTL ciddi boyutta reel değer kaybına uğramış. Ama ondan sonra YTL yeniden reel olarak değerlenmeye başlamış, Haziran 2007'de de 2006 şoku öncesi düzeyine (Mart 2006) ulaşmış. Onda sonra da reel ve hatta nominal değerlenme devam etmiş. Elde veri olan son ay (Ekim 2007) itibariyle reel YTL'deki reel değerlenme yüzde 24,3. Şu sıralarda endeks 1981 Temmuz ayından bu yana en yüksek değerine ulaşmış durumda. Bir başka ifade edildiğinde, reel kurdaki bu hareket Türkiye'nin ticaret yaptığı ülkelere göre rekabet gücünü aşındıran yönde olmuş. Nereden bakarsanız bakın, YTL'de bu ciddi boyutta. Üstelik, bu değerlenme bir defalık bir olay sonucunda da olmamış, YTL sürekli değerleniyor. Bunun bir sorun olmadığını ya da doğurmayacağını söylemek herhalde gerçekçi olmaz.

    Peki bu durumda ihracat nasıl gelişmiş? Şekil-2'de Türkiye'nin ithalat (üstte seyreden seri) ve ihracat rakamları veriliyor. Her iki seri de artıyor. 2006 yaz ayları sonrasında, ithalatın ihracattan daha hızlı arttığı söylenebilir. Demek ki, YTL'deki değerlenme ihracatı düşürücü bir etki yapmamış. İthalatta ise bir hızlanma olduğundan söz edebiliriz. Peki YTL'deki bu değerlenme olmasaydı, ihracat daha fazla olabilir miydi? Ya da ithalattaki hızlanmaya YTL'nin değer kazanmasının katkısı olduğu söylenebilir mi? Bu soruları şekle bakıp yanıtlamak olanaklı değil. Etraflı araştırma yapmak gerek. En azından ihracattaki artışın bu kesimde kâr marjlarını eritme (geçici düşüşleri kastetmiyorum) karşılığına sağlanıp sağlanmadığına bakmak gerek. Ancak, sanırım bu bilgiler, gelişmelerden kaygı duyanların bir dayanağı olduğunu göstermeye yeter.

    Devalüasyon olursa ne olur

    Devalüasyon ülke parasının, normal dalgalanma olarak algılanamayacak ölçüde, değer kaybetmesidir. Esnek kur sisteminde de pekâlâ devalüasyon olur. 2006'da olabileceğini gördük. Bu şokun oluşturduğu koşuları besleyen kararlar ve koşullar, ülke parasının değerinin kalıcı bir biçimde eski düzeyinden uzaklaşmasına yol açabilir. Ama bu sonuçta ülke parasının reel olarak değer kaybetmesi anlamına mı gelir, o belli değil. Çünkü, iç fiyatlar nominal devalüasyonu telafi edecek biçimde artarsa, o zaman ülke parası reel olarak değer kaybetmez, hatta değerlenebilir bile. Merkez Bankası'nın hem devalüasyon sürecine destek vermesi hem de enflasyonu dizginlemesi olanaklı değildir. Ama şu olur: Geçici bir süre için ihracat yapıp döviz kazananlar, iç fiyatların artmasından önce bu kazançlarını ülke parasına çevirip harcarlarsa kazançlı çıkabilirler. Ancak konu bu gözlemle geçiştirilecek kadar basit değil. Bu nedenle bir devalüasyon olduğunda bunun ekonomi üzerindeki tüm etkilerine sistematik bir biçimde bakmak gerek.

    Konuyu basite indirgeyeyim. İki türlü firma olsun; ihracatçı ve iç pazara satış yapan. İhracatçı firma her şeyi ihraç ettiği mal fiyatı cinsinden düşünecektir. YTL olarak ödediği girdi maliyetlerini döviz kuru ile düzeltildikten sonra hesaba katacaktır. Böyle olunca da kur yükselince, iç pazardan temin ettiği girdiler ve ücret ödemeleri ölçüsünde maliyeti düşecektir. Öte yandan bu durum en azından işletme kredisi gereksinimini de azaltacağı için borç yükünü de düşürücü etki yapacaktır. Oysa iç pazar için üretim yapan firmalarda, kazanç/maliyet karşılaştırması YTL üzerinden yapılacaktır. Bu durumda ithal girdi maliyeti yükselecektir. Bu da işletme kredisi gereksinimini artıracaktır. Demek ki ekonomide böyle bir karardan olumsuz etkilenecek üretim birimleri var. Peki bunun sonunda ekonomide üretim artar mı, azalır mı? Eğer iç pazara üretim yapan firmalar ihracatçılardan hem sayıca daha fazla ve hem de ortalamada daha büyüklerse toplam üretimin düşeceği söylenebilir.

    Ekonomide daralmaya yol açabilir

    Devalüasyonun etkileri bununla da sınırlı değil. Eğer iç pazar için üretim yapan firmaların borç yükü yüksekse, devalüasyon "iflas riski"nin artmasına yol açabilir. Bu durumda iç faiz oranları bu riski karşılamak üzere yükselebilir. Bütün bunlara bir de firmaların net değerinin, devalüasyondan nasıl etkileneceğini de eklemek gerek. Bu pozitif de olabilir, negatif de. Böyle olduğu için ekonomide bir daralmaya pekâlâ yol açabilir de. (Altını çizeyim: "açar" değil, "açabilir".) Özetle, devalüasyonun şirketler kesiminde bile her firmayı aynı yönde etkileyeceği söylenemez. Bütün bunlardan da çıkarılabileceği üzere şirketler kesimindeki farklılıklar parasal nedenlerden kaynaklanmış değil. O nedenle de bunlar TCMB'nin yapacağı bir parasal işlemle düzeltilebilir nitelikte değiller. Uzunca bir süredir Türkiye'nin sanayi politikasına ve iç tasarruf sorununa dikkati çekmemin nedeni de buydu.

     

    Bu köşe yazısı 12.11.2007 tarihinde Referans Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

    Etiketler:
    Yazdır