Arşiv

  • Eylül 2019 (10)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)

    Etiketler

    Sanayi Anadolu’nun içine doğru yürümeye devam ediyor

    Güven Sak, Dr.09 Temmuz 2019 - Okunma Sayısı: 1453

    İstanbul Sanayi Odası (İSO)’nın 500 Büyük Şirket çalışmasının 2018 yılına ait raporu bir süre önce yayımlandı. İlk 500 listesi ilgiyle izlediğimiz bir Türkiye klasiği. 1998 yılında ilk 500 sanayi şirketimizin yüzde 44’ü İstanbul’daydı. 2018 yılı itibariyle İstanbul’un listedeki payı yüzde 38’e geriledi. Nedir? Son yirmi yıldır Türk sanayii kararlı bir biçimde Anadolu’nun içlerine doğru yürümektedir.

    İSO İlk 500 Listesi’nde bundan 20 yıl önce, 37 ilimizden firmalar yer alıyordu. Şimdi bu sayı 50’ye ulaştı. Doğrusu ya, ben bu değişimin önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin son 15 yıllık bitmek bilmeyen siyasi transformasyon sürecinin kaynağının, bu iktisadi değişimde saklı olduğu kanaatindeyim. İyisi mi bu hafta buraya bir odaklanalım.

    Ben şimdi bunu bir süre önce görmüş ve sanki devamını da çok iyi hatırlıyor gibiyim.

    Şimdi diyeceksiniz ki, “Geçen hafta, fiili olarak, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) bağımsızlığı tartışması, son derece kaba bir biçimde sona erdi. Bağımsızlık işi fiili olarak bitti. TCMB guvernörü Murat Çetinkaya, yasal süresi sona ermeden bir gece ansızın görevden alındı. Bu şimdi sana tartışılmaya değer, ilginç bir gelişme gibi gelmiyor mu?”. Doğrusu ya, hiç de ilginç gelmiyor. Birincisi, merkez bankası bağımsızlığı siyasi otorite tarafından verilir ve gerektiğinde de geri alınır. Sorumlu hep siyasettir. Bağımsızlık araçtır. Bu durum, bütün demokratik ülkelerde böyledir. Kararı veren, sonuçlarına da katlanacağına göre ortada tartışacak bir şey yoktur.

    İkincisi, siyasi otorite, hangi usullerle merkez bankasına bağımsızlık vermişse, aynı usullerle bunu geri alabilir. Hukuk devletinde bu işler böyle olur. Merkez bankasını araç bağımsızlığına sahip bir kurum olarak tanımlayan yasa, 2001 yılında TBMM’den çıkmıştı. Şimdi de yeni bir yasa gerekir. Bağımsızlığın yasal olarak bir kararname ile geri alınamayacağı da ortadadır. Hatadır. İşlem, bana sorarsanız, daha tamamlanmamıştır ama hasar tamamlanmıştır. Ortada doğrusu artık kanıksadığımız bir yönetim beceriksizliği vardır yalnızca. Bu da ilginç bir yazı konusu değildir, çünkü tartışılacak bir tarafı yoktur. Bir paragraf bile etmiyor bakın.

    Üçüncüsü, merkez bankası bağımsızlığını fiili olarak ortadan kaldırmayı ima etmenin bile ne tür sonuçları olduğunu hepimiz çok değil Mayıs 2018’de Sayın Cumhurbaşkanımızın kısa Londra seyahati sırasında zaten görmüştük. Bu işler ondan sonra başladı, hatırlayın. Şimdi de farklı bir tepki beklememek gerekir doğrusu. O günün uluslararası ortamı elbette bugünkü gibi değildi. Amerikan merkez bankası, daha bir şahin varsayılıyordu falan filan. Ama hakikat ortada. Ben bunu bir süre önce görmüş ve sanki devamını da çok iyi hatırlıyor gibiyim. Merkez bankası bağımsızlığı konusunda, aynı şeyleri yapıp, farklı sonuçlar beklememek gerekir diye düşünüyorum. Bunu da bir daha yazıp tartışmaya bile değmez buluyorum doğrusu. İnsan yalnızca azıcık hüzünleniyor tabii. Ama ne yapalım kendi düşen ağlamaz.

    Türkiye söz konusuysa, hareketin bir anına değil, hareketin tamamına bakın

    Türkiye zor bir coğrafyada, büyük bir ülkedir. Yabancı yatırımcılara son dönemde hep anlattığımı size de söyleyeyim: Türkiye söz konusu olduğunda hareketin tek bir anına, tek bir resim karesine odaklanmak son derece yanıltıcıdır. Doğrusu ya, tekil hadiseler konusunda kafa yormak manasızdır. Önemli olan hareketin tamamıdır, memleket ekonomisinin bir bütün olarak dönüşümüdür. Yabancı yatırımcılar için manalı olan biz hayatının her anında mutlu ve müreffeh yaşamak isteyen fani Türkler için elbette geçerli değildir. Ama bakın, üstat Keynes’in o yorumu (Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız.) iktisadi değil, siyasidir. Ona da birazdan gelirim.

    Son yirmi yılda Türk sanayiinin Anadolu’nun içlerine doğru yürümesi, yirminci yüzyıldan yirmi birinciye değişeni göstermektedir. Türkiye’nin 21. yüzyılın tam başında başlayan siyasi transformasyon süreci, sanayinin Anadolu’ya yürümesi ile eş anlıdır bana sorarsanız. Bugünkü iktidar koalisyonunun büyük ortağının yeni sanayileşen illerde büyüyerek 2001 yılında merkeze gelmiş olması asla tesadüf değildir. Sanayiye doğru yönelen iç göçün ürünüdür.

    Peki, bu hareketi mümkün kılan nedir? Türkiye’nin otoyollarıdır bana sorarsanız. Otoyol haritasıdır. Türk sanayiinin Anadolu’nun içlerine doğru hareketi otoyol boyunda devam etmektedir. Burada şükranla anmamız gereken kişi doğrusu ya rahmetli Özal’dır. 1980’de Türk ekonomisinin dışa açılma ve serbestleşme sürecini, kırık dökük de olsa, o başlatmıştır. Türk sanayiini Anadolu’nun içlerine doğru taşıyan Anadolu şehirlerinin çehresini değiştiren otoyol sistemimizi, kırık dökük de olsa, o inşa etmiştir. Otoyol haritamızın yüzde 95’ini gerçekleştirdi. Kalanının da fikir babasıdır, bildiğim. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde İSO’nun İlk 500 listesindeki ve Anadolu’daki yapısal değişikliğin mimarı rahmetli Özal’dır. 2001’de başlayan siyasi transformasyon sürecini de bir nevi o başlatmıştır. Not edeyim. Unutmayın.

    1998 ve 2018 yılı İlk 500 listesindeki kent dağılımını gösteren haritaya dikkatle bakarsanız, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız diye düşünüyorum. 1998’den bugüne İlk 500 listesinde değişen bir diğer önemli faktör ise kamu şirketlerinin ağırlığının azalarak ortadan kalkması ve listenin özel şirketlere kalmış olmasıdır. Özelleştirme, 1980’lerin sıcak gündemidir.

    İlk 500 listesine baktığımda, hala görmeye devam ettiğim bir başka nokta ise, listenin başlarında hep aynı şirketlerin yer almasıdır. O sıralamanın pek değişmemesidir. Hemen bir kaç şirket adı sayabilirim ama saymayayım bugünlük. Ben Türkiye’de hep aynı firmaların hep aynı şeyleri üretiyor olmasının, aynı şeyleri üreten firma sayısının çeşitlenememesinin, piyasa yapısından, piyasalarımızdaki rekabet kısıtlarından kaynakladığı kanaatindeyim doğrusu. Demek ki nedir Rekabet Kurulu işlevsiz bir kurumdur.

    Çözüm yolu ise, Dünya Bankası’nın 2019 yılı Ülke Ekonomik Raporu’nda (Türkiye’de Firma Verimliliği ve Ekonomik Büyüme) var gördüğüm. Rekabet ve iş düzenlemelerini yeniden ele almak, hizmetler sektörünü serbestleştirmek üzerinde durmamız gereken meseleler olarak öne çıkıyor. Yapısal reform gündemimiz nedir diye merak edenlere, Dünya Bankası’nın 2019 yılı Verimlilik raporunu tavsiye edeyim. Baksınlar, Türkiye’nin küresel rekabet gücünü artırmak için hangi alanlarda yapısal reform ihtiyacı olduğunu görsünler.

    Otoyollar Anadolu’yu dönüştürürken, siyaset talebini de değiştirdi ve hala değiştiriyor.

    Şimdi isterseniz bir de üçüncü Türkiye haritasına bakın. Bu kez otoyolların etrafında, İlk 500’den kaç firma olduğuna odaklanmıyoruz. Otoyolların geçtiği şehirlerin belediye başkanlarının hangi partiden olduğuna bakıyoruz. Daha doğrusu 2019 belediye seçim sonuçlarını haritaya işliyoruz. Öyle görünüyor ki, otoyollar etrafına sanayiyi toplarken bir başka siyaset talebini de güçlendiriyor. 2001de de böyle olmuştu. Şimdi de öyle oluyor. Nüfusumuzun en dışa açık, en dinamik kesimi ve de çoğunluğu bu illerde yaşıyor. 2019 seçimlerinde iktidar blokundan muhalefete geçen iller de ağırlıkla otoyolların etrafında yer alıyor. Dikkatinizi çekeyim.

    Ne demiştim? Üstat Keynes’in “Uzun vadede, hepimiz ölmüş oluruz.” ifadesinin iktisadi sonuçlara değil, iktisadi kararların siyasi sonuçlarına dikkat çeken bir ifade olduğunu söylemiştim. Bakın bu yabancı yatırımcıyı hiç alakadar etmez. Öyledir. Nitekim.

    Nisan 2017’deki Başkanlık sistemi referandumu sırasında “Memleketin temel meselesi nedir?” sorusuna katılımcıların yüzde 29’u ekonomi, yüzde 36’sı terör diye cevap veriyordu. Nisan 2019’da ekonomi diyenlerin oranı yüzde 74’e çıktı, terör diyenlerin oranı ise yüzde 2’ye geriledi. Resim çok değişti. Sanayinin toplandığı yerlerde yaşayanlar, olumsuz iktisadi gidişatın farkına daha çabuk vardılar yalnızca. Ne oldu? Ortaya bir siyasi sonuç çıktı. Aynı 2001’de çıkan siyasi sonuca benzer bir sonuç doğrusu.

    Ne diyeyim? Rahmetli Akif’in “Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” mısrasını not ederek, ahiretimi kurtarayım.

     

     

     

    Bu köşe yazısı 08.07.2019 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: