Arşiv

  • Ekim 2020 (10)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)

    Etiketler

    Miyopik bir tercih: Döviz cinsinden borçlanma

    Fatih Özatay, Dr.22 Ocak 2020 - Okunma Sayısı: 1726

    2001 krizinden sonra uygulamaya koyduğumuz ekonomi programının başarılı sonuçlarından biri de Hazine’nin döviz cinsinden borcunun toplam borcu içindeki payının önemli ölçüde düşmesiydi. 2003 başında bu oran %58 düzeyindeydi. Uygulanan programın istikrarı ve dolayısıyla ekonomiye ve milli paramıza duyulan güveni artırmaya başlamasıyla birlikte, bu pay sürekli düştü. Birkaç istisna ay dışarıda bırakılırsa düşme eğilimi kesintisiz oldu. 2010 sonlarına gelindiğinde döviz borcunun payı %26’ya inmişti.

    Döviz cinsinden borçlanmanın, özellikle bir ülkenin kendi vatandaşlarına döviz cinsinden tahvil satmasının iki ana nedeni olabilir: Birincisi, o ülkenin Hazinesi milli parası cinsinden borçlanmakta zorlanıyordur. İkincisi, kendi isteğiyle –mesela ‘ucuz’ diye- başkalarının bastığı para cinsinden borçlanmayı tercih ediyordur. Elbette, bu ikisinin bir karışımı da söz konusu olabilir.

    Döviz cinsinden borun en büyük sakıncası, ani kur sıçramalarının borcunuzu da sıçratması. Bu, geri ödeyeceğiniz borç miktarını artırıyor ve bütçenizi bozuyor. Başka yerlere ayıracağınız parayı borç geri ödemede kullanmak zorunda kalıyorsunuz. Kurun sıçradığı dönemlerin akabinde bizim gibi ülkelerde büyüme de düştüğü için borcunuzun milli gelire oranı da yükseliyor. Hem kredi notunuzu düşürüyor hem de risk priminizi artırıyor. Daha yüksek faiz ile borçlanmak zorunda kalıyorsunuz. Bütçe dengeniz bir de bu nedenle bozuluyor.

    Her ‘normal’ ülke, ekonomisi küçülme eğilimi gösterirse, bu eğilimi törpülemek için bütçe dengesini geçici bir süre bozar: Kamu harcamalarını artırır, bazı vergi gelirlerinden feragat eder. Ama bu tür bir maliye politikası uygulamanın ön koşulu kamu maliyesinde ‘manevra alanı’ olmasıdır. Zaten bir ekonominin ‘normal’ bir ekonomi olup olmadığının göstergelerinden biri de budur. Manevra alanından kast edilen şu: Ağzınızla kuş tutsanız size borç vermenin taşıdığı büyük risk nedeniyle kimsenin borç vermek istemediği borç/GSYH oranına ‘borç sınırı’ deniliyor. Manevra alanı ise bu borç oranı ile mevcut borç oranınız arasındaki fark. Dolayısıyla, döviz cinsinden aşırı borçlanma, kurun sıçramasıyla bu manevra alanını ortadan kaldırabilir. En çok ihtiyaç duyduğunuz anda ekonomik küçülmeye seyirci kalmak durumunda kalırsınız.

    Türkiye, 2001 krizinde yaşananlardan aldığı dersle tüketicilerin döviz cinsinden borçlanmasını engelledi. Ayrıca, döviz cinsinden geliri olmayan şirketlerin döviz cinsinden borçlanması da yasaklandı. Bu yasak, 2008-2009 küresel krizinden sonra kaldırıldı. Geçici olması gereken bu karar kalıcı oldu. Ucuz döviz borcunun dayanılmaz cazibesi vardı; şirketler kesiminin döviz cinsinden borcu döviz cinsinden alacağını fersah fersah aştı. Bu ölçüt açısından G-20 grubundaki gelişen ekonomiler içinde Türkiye ne yazık ki birinciliği kimseye kaptırmadı. Sonucu biliyoruz. 2018’in ikinci yarısında kur sıçrayınca, şirketler çok zor duruma düştüler. 2018’de ekonomimizin daralma sürecine girmesinin ve işsizlik oranının rekor düzeye çıkmasının temel sorumlusu bu uygulama oldu.

    2018’deki kur şokunu izleyen dönemde, şirketlerin döviz cinsinden borçlanmalarına doğru bir kararla tekrar kısıtlamalar getirildi. Oysa kamu kesimi döviz cinsinden borçlanmayı aynı dönemde çok yükseltti. Geldiğimiz noktada kamunun borcunun yarısı döviz cinsinden (Grafik). Ekonomide miyopluk iyi bir şey değil. Hele bir de miyop gözlüğünüz yoksa.

     

     

    Bu köşe yazısı 21.01.2020 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: fatih özatay, Ekonomi,
    Yazdır