Arşiv

  • Eylül 2020 (13)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)

    Etiketler

    Nedenle değil sonuçla uğraşmak

    Fatih Özatay, Dr.10 Temmuz 2020 - Okunma Sayısı: 409

    Vaktiyle gelişmekte olan ülke ligindeyken zamanla gelişmiş ülkeler ligine terfi eden ülkelerin ortak özelliklerinden biri de beşeri sermayelerinin yüksek olması. Yani, eğitimli bir nüfusa sahipler: Hem alınan ortalama eğitim yılı sayısı yüksek hem de eğitimleri kaliteli. Bu köşede bu iki gösterge açısından Türkiye’yi başka ülkelerle çok karşılaştırdım. Bugünlük sadece Kore ve Türkiye karşılaştırması yapmakla yetineyim.

    2018 verilerine göre Kore’de 25 yaş üstü nüfusun aldığı ortalama eğitim süresi 12.4 yıl, Türkiye’de ise 7.7 yıl. Büyük bir fark var. Öte yandan, bu değerler sadece niceliği ölçüyor. Niteliğe ilişkin önemli bir veri kaynağı OECD’nin üç yılda bir on beş yaşındaki öğrencilere yaptığı matematik, fen ve okuma sınavı (PISA testi). En son veri 2018 yılına ait. Kore on birinci, Türkiye ise kırkıncı. Koreli ve Türk öğrencilerin ortalamaları ise şöyle (Kore için değerler parantez içinde): Fen: 468 (519), Okuma: 466 (514), Matematik: 454 (526). Farklı bir ifadeyle, ortalama bir öğrencimizin aldığı bir yıllık eğitimle Koreli öğrencinin aldığı bir yıllık eğitim aynı anlama gelmiyor. Bizim öğrencimizin ‘efektif eğitim süresine’ 1 dersek, Koreli öğrencininki çok daha yüksek oluyor. Bu sorunun nasıl çözülebileceği işini uzmanlarına bırakmak gerekiyor. Ancak, eğitime ilişkin sorunlardan bir tanesi üzerinde durmak istiyorum. Bir önceki yazımla da çok yakından ilgili. Çoğu üniversitemizin çoğu bölümünde önemli bir kalite sorunu var. Özellikle lisansüstü programlarında bu sorun zirveye çıkıyor. Alanımdaki doktora programlarının çoğunda lisans düzeyinde kitaplar okutuluyor. Araya birkaç makale yerleştiriliyor; onlar için de genellikle ‘tercüme ederek okuma’ seansları yapılıyor. Oysa lisans düzeyindeki bir eğitimle doktora düzeyindeki bir eğitim arasında dağlar kadar fark var. Yıllardır bu sorun hakkında üşenmeden yazıyorum. Bu programları ‘gecekondu doktora programları’ olarak adlandırıyorum; sanıyorum haksızlık yapmıyorum.

    Durumun vahametini şöyle de değerlendirebilirsiniz: Çok sayıda öğrenci en kaliteli üniversitelerimizdeki doktora programlarına değil lisans kitaplarının okutulduğu programlara devam ediyorlar. Oysa en kaliteli üniversitelerimiz bile dünya üniversitelerini karşılaştıran endekslerde bırakın ilk 100’e, ilk 500’e de giremiyorlar. “Aldıkları eğitimin kalitesi, o programlara devam edip doktor unvanını alan kişileri ilgilendirir” denilip geçilecek bir sorun değil karşımızdaki. İşin ürkütücü kısmı bu unvanları alanlar bir süre sonra doçent, profesör oluyorlar. Öğrenci yetiştiriyorlar, doktora dersleri veriyorlar. Dolayısıyla, bu çarpık sistem sürekli kendini besliyor; bir önceki döneme kıyasla güçlenerek sürüyor.

    Rektör atamaları tartışmalarına bu çerçeveden bakmakta sayısız yarar var. Yeterli kalitede yayını olmamak ve bu yayınlara atıf almamak asıl olarak rektörlerin sorunu değil ki. Bu sistem çok sayıda böyle üniversite öğretim üyesi çıkarıyor. Yayın sorununun etrafından dolanmak isteyenlerden para kazanmak için basılan bol miktarda ‘para karşılığı yayın yapan yağmacı dergi (predatory journal)’ var. Birkaç doçent jürisine girmişseniz hemen karşınıza çıkar. Güya uluslararası bir bilim dergisi; üç satır Google tercümesi ile İngilizce, arada unutulan Türkçe satırlar. Ya da hem mühendislik, hem sosyal bilimler, hem fen bilimleri; tek bir dergi, hepsi bir arada. Dergiye makale gönderildikten bir hafta sonra makale basılmış… ‘Az yayınlı rektör’ sadece bir sonuç, asıl önemli olan arkadaki nedenler. Kaldı ki bir rektörün illa parlak bir akademisyen olması gerekmiyor; üniversitesini bir üst lige çıkarmaya çalışan iyi bir yönetici olsun, yeter.

     

    Bu köşe yazısı 09.07.2020 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler:
    Yazdır