Arşiv

  • Kasım 2020 (13)
  • Ekim 2020 (13)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)

    İmam Mâtürîdî’nin Mu’tezile ile hesaplaşması!

    Hilmi Demir, Dr.12 Temmuz 2020 - Okunma Sayısı: 1008

    Mu’tezile dendiğinde çoğu insanın aklına rasyonalist, Müslüman düşüncesinin aydınlık bir ekolü akla gelir. Özellikle de Türkiye’de Sünniliğin karşısından Mu’tezile’yi övmek, onu "akılcı bir düşünce ekolü" olarak göklere çıkarmak oldukça kabul görür. Buna karşılık ise Sünniliği statükocu, aklı dışlayan, düşünce ve tefekküre yer vermeyen bir ekol olarak suçlamak da âdeta moda olmuştur. Oysa akıl ve tefekküre önem veren Müslümanlık tarihinin en önemli ekolü olan Matüridilik de Sünni ekol içinde yer alır. Ve daha ilginci İmam Mâtürîdî hazretlerinin eleştiri yönelttiği ekollerin en başında da Mu’tezile bulunur. İmam Matüridi 10. yüzyılda içeride üç ekole karşı mücadele eder: Mu’tezile, Şii-Batinîlik ve Hariciler... Dolayısıyla Türkiye’de sıkça duyduğumuz bu kaba tasvirin oldukça hatalı ve kendi içinde çelişkilerle dolu olduğunu söylemeliyim. İsterseniz gelin şimdi bu eksik ve hatalı resmi hem tashih edelim hem de İmam Mâtürîdî ile Mu’tezile arasındaki fikrî mücadelenin nedenlerini anlamaya çalışalım...

    Eşârilik ve Mâtürîdîlik ile Mu’tezile arasındaki mücadele ilk ikisinin aşırı derecede nakilci ve tutucu olmaları buna karşılık Mu’tezile’nin ise akılcı ve özgür düşünceye önem veren ekol kabul edilmesi değildir. Özellikle de Mu’tezile’nin çokça kullandığı adalet kavramı bugün tartıştığımız sosyal ve siyasal adaleti değil daha çok teolojik anlamda Allahü tealanın adaletini ifade eder. Mu’tezili düşüncenin etkisini elbette reddedemeyiz ama bu onların fikirlerinin neden Sünni dünyada kabul edilmediğine engel olmamalıdır. Oysa ilahiyat çalışmalarında özellikle de neo-Mu’tezili akımlarca Sünniliğe yönelik insafsızca eleştirilere karşın bağlamından kopuk Mu’tezile güzellemesi görmek oldukça dikkat çekicidir. Bu nedenle bu yazıda Mu’tezile ile İmam Mâtürîdî arasında ciddi tartışmalara konu olan meseleleri ele alacağız. Amacımız hem daha gerçekçi bir Mu’tezile resmi ortaya çıkarmak hem de bu kadar övülen Mu’tezile’nin neden Müslümanlar arasında kabul görmediğini anlamaya çalışmak...

    ***

    İmam Mâtürîdî’nin Kitâbu’t-Tevhîd adlı eserine baktığımız da Mu'tezile ile İmam Mâtürîdî’nin tartıştığı ana meselenin daha çok "büyük günah" meselesi olduğu görülür. Bunun anlamı şudur: İçki, zina, yalan söylemek, iftira, dedikodu gibi büyük günah işleyen bir kimse Mü’min midir değil midir?..

    Evet, yanlış okumadığınız Mu’tezile ile Mâtürîdî’nin ayrıştığı konu bu soruya verilen cevapta saklıdır. Peki, Mu'tezile’nin adalet ve el-Va’d ve’l-Vaîd diye bilinen temel ilkeleri nerede kaldı? Kısaca söylemeliyim ki aslında tüm ilkeler bir yönüyle de bu sorunun cevabına hazırlık niteliğindedir.

    Genel okuyucu için öncelikle Mu’tezile için çok önemli olan şu iki ilkeyi kısaca açıklayayım.

    Mu’tezile için adalet ilkesi: Allah’ın asla zulüm yapmayacağı, kullarını cezalandırırken de mükâfatlandırırken de adalet ilkesine göre davranmasının zorunlu olduğunu ifade eder.

    El-Va’d ve’l-Vaîd ilkesine gelince: Terim olarak ise va’d, “mükafat”, vaîd "azap" anlamına gelmektedir. Mu'tezile’ye göre Allah’ın cezalandıracağı tehdidinde bulunduğu eylemlerden ötürü kulları cezalandırması; mükâfatlandıracağı vadinde bulunduğu eylemlerden dolayı da kulları mükâfatlandırması "zorunlu"dur. Çünkü Allah’ın kitabında, va’d ve vaîdinden dönmeyeceğini bildiren dair pek çok âyet-i kerime bulunmaktadır. Bunlardan vazgeçme ve dönme (hulf) Allah hakkında asla düşünülemez.

    Cenâb-ı Allah Kur’ân’da yalan söyleyeni cehennem azabıyla tehdit etmiş bunu yapmalıdır, iyilik yapanı da mükâfatlandıracağını söylediyse bunu da yapmalıdır. Mu’tezile’ye göre Allah’ın tehdidinden (vaîd) vazgeçebileceğini kabul etmek, müjdesinden (va’d) de vazgeçebileceğini kabul etmek anlamına gelecektir. Çünkü bu ikisi arasında hiç fark yoktur. Sünnilikte ise Allah’ın mükâfatından değil ama azap etme hakkından/tehdidinden vazgeçmesi mümkündür. Allah cezalandıracağını söylediği bir fiil işleyen kimseyi lütfu gereği cezalandırmayabilir...

    Meseleyi daha anlaşılır kılmak adına isterseniz somutlaştıralım ve iki senaryo belirleyelim.

    1. Senaryo: A şahsı 18 yaşındadır, işsiz ve parasızdır. Önüne düşen cüzdanı çalmak için alır ve kaldırımdan ayağını yola atar atmaz bir araba altında kalarak ölür. Cüzdan sahibi sesi duyar geriye döndüğünde cüzdanını kaldırımda bulur ve yerden alır...

    2. Senaryo: B şahsı 40 yaşlarında profesyonel bir hırsızdır. Önüne düşen cüzdanı alır ve kaldırımdan ayağını yola atar atmaz bir araba ona çarpar. Cüzdan sahibi sesi duyar geriye döndüğünde cüzdanını kaldırımda bulur ve yerden alır. Şahıs ambulansa alınır ve hastaneye götürülür. Götürülürken bu eylemden dolayı tövbe eder ve pişmanlığını dile getirir. Üç gün sonra ise ölür...

    Mu’tezile’ye göre 1. Senaryodaki şahıs tövbe etmediği için ebedi azabı hak eder. 2. Senaryodaki B şahsı ise tövbe ettiği için bu eylemden dolayı Allah tarafından bağışlanır. Çünkü hırsızlık olmamış ve cüzdan sahibine ulaşmıştır...

    Sünniliğe göre ise, 2. Senaryodaki B şahsı tövbe ettiği ve malın iadesi gerçekleştiği için bağışlanır. 1. Senaryodaki şahsı da Allah dilerse affedecektir. Çünkü burada da kişi kaybını karşıladığı için kul hakkı değil yalnızca hırsızlığın manevi günahı kalmıştır ve lütuf ve merhamet sahibi olan Allah’ın günahkârı bağışlaması mümkündür.

    Görüldüğü gibi Mu’tezile için adalet merhameti olmayan soğuk ve gaddar bir yargıç gibidir. Cezasından asla vazgeçmez. Buna karşılık Sünnilikte Allah adil olduğu kadar merhamet ve lütuf sahibidir. Allah hakîmdir yani hikmet sahibidir ve kullarının neyi neden yaptığını en iyi o bilir...

    Tabii ki mesele burada bitmez. Mu’tezile ile Ehl-i Sünnet arasındaki "büyük günah" meselesinin bir diğer yönü de, kulların işlediği günahların işledikleri sevaplar nedeniyle silinip silinmemesi ile ilgilidir. Zira Allahü teala “…Çünkü iyilikler kötülükleri giderir…” Hud, 11/114, buyurur. Normalde bir kulun yaptığı iyiliklerin kötülüğü sileceği böylelikle kişinin ahirette iyilikle karşılaşacağı düşünülür. Oysa Mu’tezile’nin konuya ilişkin açıklamalarına baktığımızda durumun hiç de öyle olmadığı anlaşılır. Mu’tezile de iman tek başına bir inanç, kabul olarak kabul edilmez. İman ancak amellerle birlikte kabul edilir. Diğer bir deyişle Mu’tezile için tıpkı Hariciler ve Ehl-i Hadiste olduğu gibi amel ve iman birliktedir. Büyük günah işleyen bu dünyada kâfir kabul edilmese de tövbesiz ahirete gittiğinde ebedi azaba çarptırılacaktır!

    Yine isterseniz meseleyi somutlaştıracak bir senaryo da bunun için tasarlayalım...

    Bu senaryoyu bizzat Mu’tezilî düşünür Kadı Abdulcebbar’ın kitabından alarak kuralım:

    Bir kişi 10 kez mükâfatı hak edecek iyilik; 20 kez de cezayı hak edecek büyük günah işleyerek tövbe etmeden Allah’ın huzuruna gelmiş olsun.

    1. Senaryo: Bu durumda,

    A. Kişi 20 günah için de mi cezalandırılacak yoksa

    B. 10 iyiliği 20 günahından düşürülüp mü cezalandırılacaktır?

    2. Senaryo: Bu kişi,

    A. Ebediyen cehennemde kalacak,

    B. Hayır günahları için cezalandırıldıktan sonra cennete dönecek.

    Şimdi bu yazıyı okurken Mu’tezile hakkında aklınızda kalanlardan hemen birinci senaryoda A’yı, ikinci senaryoda da B’yi tercih edeceğini düşüneceksiniz. Üzgünüm ama Mu’tezile’nin bu konudaki görüşü kesinlik taşımaz. Mu’tezili âlimlerin bir kısmına göre cezayı gerektirecek ameli fazla olduğundan yapmış olduğu iyiliklerin etkisi olmayacaktır. Ebu Haşim’e göre ise bu doğru değildir. Bilakis Allah’ın 20 kez cezalandırması doğru olmaz. Ancak 10 kez cezalandırması daha iyidir. Diğer (hak ettiği) 10 ceza ise itaat ederek kazandığı mükâfattan düşürülür.

    1. senaryodaki cevap değişkenlik gösterse ve ihtilaflı olsa da 2. senaryoda daha bütünlüklü bir Mu'tezile ile karşılaşılır.

    1. senaryonun B şıkkı daha olumlu durduğu için buradan devam etsek de sonuçta geride on günah kaldığından ebediyen cehennemde kalacaktır. Dolayısıyla imanı, tek başına mükâfatın hak edilmesi için yeterli görmemişler ve imanı olsa dahi kişinin ebediyen cehennemde kalacağını iddia etmişlerdir...

    Sünni âlimler ise bu kişinin ancak 10 günahı için cezalandırılabileceğini ve cehennemde kaldıktan sonra cennete geri döneceğini söylemiştir. Ya da Allah’ın lütfu gereği 10 günahı da bağışlayabileceğini kabul eder...

    Bunun tersi bir durumda da Mu’tezile’nin yaklaşımı oldukça ilginçtir.

    Diyelim ki, kişi bu sefer 20 kez sevap 10 kez günah kazanmış olsun. Allah bu kişiyi 10 birim mükâfatlandıracaktır. Yani kişi sınavı geçtim daha fazla mükâfat beklentisi içinde olmamalıdır. Mu’tezile’nin sevap ve günahları âdeta hassas bir tartıda ölçer gibi eşitlemesi, Allah’ın merhameti, lütfu, keremi, cömertliğine bile "ambargo" koyması anlamına gelecektir...

    Görüldüğü gibi Mu’tezile için "büyük günah" mutlaka cezalandırılması gereken bir eylemdir. Bu açıdan bakıldığında kâinatta günahsız kul bulmak zordur ve Mu’tezile bakışa göre cennet boş kalacaktır! Ayrıca Mu’tezile amel olmaksızın imana hiçbir değer ve anlam yüklememektedir. Mu’tezili bakışta sevapların da kıymeti günahlarla neredeyse aynıdır. Oysa bazı sevaplar vardır ki, karşılığı birçok günaha bedeldir. Bunları takdir edecek olan cenâb-ı Allah’tır. Mu’tezile âdeta "Allah’ın muhasebecisi" gibi hesap yapmayı tercih eder!

    Sonuç olarak; Mu'tezile’nin katı yargıç İlah tasavvuru, insanların cennet umutlarını yok eder! Mu’tezile ve Mâtürîdîlik arasındaki "kavga" akılda değil; Allah’ın "merhameti olmayan bir yargıç" olup olmayacağı, müminin ebedî cehennemde kalıp kalmayacağı konusundadır. Mutezile bilinenin tam aksine oldukça koyu, sofu ve katı bir dindarlık önerir. Bugün Mu’tezile övgüsünde bulunan neo-Mu’tezililer bile, eminim Mu’tezilenin adaletiyle ahirette yargılanmak istemeyecektir!

     

    Bu köşe yazısı 11.07.2020 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler:
    Yazdır