Arşiv

  • Mayıs 2021 (7)
  • Nisan 2021 (8)
  • Mart 2021 (15)
  • Şubat 2021 (12)
  • Ocak 2021 (14)
  • Aralık 2020 (16)
  • Kasım 2020 (13)
  • Ekim 2020 (13)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)

    Uluslararası ilişkilerde neler oluyor? - Türkiye

    N. Murat Ersavcı11 Aralık 2020 - Okunma Sayısı: 1523

    İçinde yaşadığımız dönemin en belirgin özelliğinin “öngörülememe” olduğu bir gerçek. Soğuk savaş sonrası ortaya çıkmaya başlayan, ancak son yıllarda “popülist” yönetici ve hükümetlerin etkisi ile de ivme kazanan yeni oluşumlar, dünyadaki büyük aktörlerin etkileşimlerinde de belirsizlik ve dengelerinin hızla değişmesi sonucuna yol açmakta. Üstüne bir de küresel COVID-19 salgını gelince, bilinen dengeler alt-üst olmakta. Doğal olarak, ülkemiz de bunlardan etkileniyor ve beklenmedik gelişmeler ile karşılaşabiliyor.

    Bu çerçevede, ABD’nin mutlak ekonomik üstünlüğünü yitirmekte olduğu izlenimi, Çin ile aralarındaki şimdiye kadar görülmemiş bir rekabete yol açarken, bunun özellikle ticaret savaşları ile yapay zekâ alanlarında ivme kazandığı gözlemlenmekte. Çin ise, “Kuşak ve Yol” projesi ile ABD’nin egemen olduğu bölgelerde ağırlığını arttırmaya çalışmakta.  Kısa bir süre önce,  Asya - Pasifik bölgesinde, Çin’in girişimi ve Japonya, Güney Kore, Avustralya gibi önemli aktörlerin katılması ile 15 ülkenin arasında imzalanan “Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması” (RCEP) bu konudaki algıları kuvvetlendirmiş görünmekte.

    Öte yandan, ABD’ye oranla ekonomik bakımdan çok daha güçsüz olan Rusya ile aralarındaki ilişkilerin akışı ise, şimdilerde vekâlet savaşları şeklinde ortaya çıkmakta. Her ne kadar başta Batılı ülkeler iyimser bir bekleyiş içinde olsalar da, ABD’nin dış politikasında “fabrika ayarlarına” döneceğini söyleyen seçilmiş Başkan Biden’ın öncülü Başkan Trump’ın attığı adımları ne ölçüde değiştirebileceği henüz tartışmalı.

    Avrupa Birliği ise kendi içyapısından kaynaklanan sorunlar nedeni ile zafiyet belirtileri göstermekte. Üstüne bir de Atlantik ilişkilerindeki belirsizlik dikkate alındığında, AB’nin dış politika araçlarını rasyonel biçimde kullanamaz hale geldiği gözlemlenmekte. Ayrıca AB üye ülkelerinin karşı karşıya kaldıkları popülist akımlar, aralarında rekabete yol açarak, zaman zaman göz ardı edilmesi güç sorunlar doğurmakta. Bu bağlamda, AB demokrasilerinin, artan popülizm akımlarının da etkisi ile uluslararası sorunlara çözüm üretemez hale geldikleri bir gerçek. Tüm bu gelişmeler Türkiye’nin de oyun alanını daraltmakta.

    Esasen önemli dış politika sorunları ile karşı karşıya kalan Türkiye’nin, bu gelişmeler karşısında tutarlı bir yol izlemesini zorunlu kılıyor. Dış politika ülkemiz kamuoyu gündeminde her zaman hak ettiği yeri almasa da, Türkiye’nin,  Suriye iç savaşından kaynaklanan sıkıntıları, Libya, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler, Mısır, İsrail, Yunanistan ve Katar dışındaki diğer Arap ülkelerinin yanı sıra, ABD ve Avrupa Birliği ile yaşamsal önem taşıyan sorunları mevcut.

    Diğer yandan, küresel değişim rüzgârları dikkate alınmakla birlikte, daha uzun süre dünyada teknolojik gelişim, yapay zekâ ve askeri bakımdan başat ülke konumunu sürdüreceği anlaşılan ABD ile ilişkilerimizin, özellikle ahiren yapılan Başkanlık seçimleri de dikkate alınarak, süratle düzeltilmesi için gerekli adımların atılması bir diğer önemli konu olarak karşımıza geliyor.

    Öte yandan, görüşlerimizin belirli bir ağırlık taşıdığı NATO ile ısrarlı biçimde ilişkimizi sürdürerek, savunma işbirliğimizin verimli hale getirilmesi için gerekli adımların atılması da önem taşıyor.

    Özellikle, dünyadaki söz konusu değişim süreci ve Batı’nın içinde bulunduğu durum da dikkate alınarak, dış politika konularının kamuoyu önünde tartışılmasının, Türkiye’nin ekonomi ve ticari ilişkilerinin sıklet noktasını oluşturan Batı ülkeleri ile ilişkilerde ciddi yanlış anlamalara yol açabildiğini görmemiz gerekiyor. Bu bağlamda, diplomasiye öncelik verilmesi bir zaruret olarak ortaya çıkıyor. Kaldı ki, Türkiye’nin nerede ise tüm uluslararası medyaya son derece olumsuz bir biçimde yansıyan görümünü, ulusal güvenliğimizi de etkileyici bir şekle dönüşmekte ve iç siyaseti de menfi etkilemekte. Düzeltilmesi için atılacak adımların ciddiyeti ve uluslararası kamuoylarında itibar görmesinin ise, örneğin düşünce özgürlüğünü evrensel standartlara taşıyacak uygulamalarda olduğu unutulmamalı. Bu meyanda, insan hakları vb. konularda taraf olduğumuz uluslararası antlaşmalarda taahhüt edilen kuralların uygulanmasının sağlanabilmesi de öne çıkan bir husus.

    Ünlü tarihçi Yuval Harari’nin, dünyada en çok satanlar arasına giren “Sapiens” kitabından tarihi bir örnek vermek, belki hukukun üstünlüğünün ekonomi ve yatırımlar ile doğrudan ilişkisinin önemini vurgulamakta yararlı olabilir. Şöyle ki; On Yedinci yüzyılda kapitalist ekonominin hızla gelişmekte olduğu dönemde, İspanyol egemenliğine karşı savaşan Hollandalılar güvenilir bir hukuk ve yargılama sistemine sahiptiler. İşte bu nedenle, ticari uyuşmazlıkların çözümünde, savaşmakta oldukları İspanya’nın tüccar ve bankerleri, kendi mahkemeleri yerine Amsterdam mahkemelerine güvenmekteydiler. Çünkü İspanya mahkemelerinin verecekleri kararalar Kral’ın iki dudağı arasında iken, Hollanda mahkemeleri bağımsızdılar. Hukukun üstünlüğünün yol açtığı bu parasal kaynak akışı, yabancı sermaye gereksinimine her zamankinden çok ihtiyaç duyulan günümüze bilmem bir örnek olabilir mi?

    Karşılaşılan zorlukların giderilebilmesi ve daha avantajlı bir duruma gelinmesi için,  belki bir ilk adım olarak dış ilişkilerimizde “fabrika ayarlarına” dönülmesi öncelik taşımakta. Ülkemizin coğrafi konumundan kaynaklanan stratejik önemini göz ardı etmemekle birlikte, acaba Türkiye’nin orta seviyede bir güç olduğunu bazen unutuyor muyuz?

    Tekrar vurgulamak gerekirse, şeffaflık,  hukuk mekanizmasının doğru işlemesi ve adaletin güvenirliliğinin sağlanması, hem ekonomi, hem de toplumsal yaşamın olmazsa olmazları olarak belirginlik kazanmakta.

    Yazdır