Arşiv

  • Nisan 2021 (4)
  • Mart 2021 (15)
  • Şubat 2021 (12)
  • Ocak 2021 (14)
  • Aralık 2020 (16)
  • Kasım 2020 (13)
  • Ekim 2020 (13)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)

    41. yılda son kırk yılda geldiğimiz noktada bir değişiklik oldu mu?

    Fatih Özatay, Dr.03 Mart 2021 - Okunma Sayısı: 253

    Bundan bir yıl önce Dünya gazetesinin 40. yılı nedeniyle uzun bir yazı kaleme almıştım. “Durum: 1980-2019” başlıklı ilk bölümün kıssadan hissesi şuydu: “Zengin ülkelerle aramızda önemli bir gelir farklılığı var ve dahası bunca yıldır bu fark arzu edilen ölçüde azalmamış. Bu olgu bir kader değil; bu farkı hızla azaltan ülkeler var.“ Sadece kişi başına gelir düzeyi açısından değil başka önemli göstergeler açısından da önemli sorunlarımız vardı. Mesela beşeri kalkınmışlık sıralamasında 189 ülke arasında 51. durumdaydık. İkinci bölüm, “Durumun arkasındaki olası nedenler” başlığını taşıyordu. Yetersiz tasarruf düzeyimiz, nitelik ve nicelik açısından yetersiz eğitim düzeyimiz ve yüksek teknolojili mal ihracatımızın (ve üretimimizin) toplam içindeki payının düşüklüğü temel unsurlar olarak belirtiliyordu. Bu yetersizliklerin temel nedeni olarak kurumsal yapımızdaki sorunlara bazı örnekler vermiştim.

    Durumdan hoşnut değilsek durumu nasıl değiştirebilirdik? Bu soruya geçmeden, üçüncü bölümde, politik iktisatta çok bilinen bazı çalışmalara dayanarak reform yapmanın zorluğunu ele almıştım. Dördüncü bölüm ise “Ne yapılabilir? Başlangıç önerileri” başlığını taşıyordu. Tasarrufları artırmanın zorluğuna dikkat çekildikten sonra, kamu tasarrufunu artırmak için kayıt dışı ekonomi ile mücadele, özel kesim tasarrufları için özel emeklilik fonları ve faizlerin enflasyonun altında tutulmaması gibi başlıklar ele alınıyordu. Özellikle kayıt dışı ile mücadele etmenin siyaseten zorluğu dikkate alındığında, mevcut tasarruflarımızı daha verimli kullanmak önem kazanıyordu. Bu çerçevede ihale yasası, arazi rantı yasası ve teşvik yasası ön plana çıkıyordu. Üçüncü olarak hem öğrencilerin hem işsizlerin hem de çalışmakta olanların niteliklerini artırmak için bazı somut adımlar öneriliyordu yazıda. Yazı, ‘söz hakkı ve hesap verebilirlik’, ‘hukukun üstünlüğü’ ve ‘kanun hâkimiyeti’ gibi konulara dikkat çekerek sona eriyordu.

    Peki, son bir yılda değişen bir şey var mı? Hem durumda hem de durumun arkasındaki nedenlerde? Kısacası bir şeyler yaptık mı? Soruların yanıtı açık: Hayır, yapmadık. Yapmamış olmamızın önemli bir nedeni elbette Mart 2020’de ülkemizde de patlak veren salgın. Salgın ortamında öncelikler çok farklı oluyor. O zaman -asıl öncelikli sağlık konusunu işin uzmanlarına bırakarak- şu soruyu sormak gerekiyor: Ekonomik öncelikleri iyi saptadık mı? Saptadığımız öncelikler çerçevesinde uyguladığımız ekonomi politikası bir yıl önceki yazımda belirttiğim durumumuzu nasıl değiştirdi?

    Ne yazık ki bu sorulara olumlu yanıt veremeyeceğim. İşsiz kalanlara ve özellikle de kayıt dışında çalışırken işsiz kalanlara yeterli destek vermekten uzak kaldık. Buna karşılık tam bir kredi patlaması yaşandı. Bir yandan kamu bankaları eliyle bu gerçekleştirilirken diğer yandan yapılan düzenlemelerle özel bankaların da kervana katılmaları sağlandı. Bu iş için kamu bankalarına kamu kaynaklarından sermaye desteği verildi. Farklı bir ifadeyle kredi alabilecek durumda olanlar düşük faizli kredi furyasından yararlanırken işsiz kalanlara aynı cömertlik gösterilemedi. ‘Ekonomik öncelik’ derken kastım bu.

    Şüphesiz, salgın ortamında çoğu ekonomi küçülürken 2020’de bizim ekonomimizin küçülmemesi, hatta az da olsa büyümüş olması bir başarı olarak görülebilir. O zaman, ekonomimizin küçülmesini engelleyen kredi patlamasının yan etkilerine bakmak gerekiyor. Yan etki düşükse, mesele yok. Öyle olmadığı yaşananlardan belli: Birincisi, kredi patlaması ithalat talebini yükseltti. Ekonomimiz çok düşük bir oranda büyürken cari işlemler dengemiz önemli ölçüde bozuldu. İkincisi, kredi patlamasına eşlik eden enflasyonun altında faiz politikası, dövize ve altına olan talebi sıçrattı. Bu olgu, bir yandan ithalat artışı diğer yandan salgın nedeniyle ihracatın ve turizm gelirlerinin düşmesi ile birleşince, kur hızla yükselme eğilimi gösterdi. Bu eğilimi durdurmak için de TCMB’nin döviz rezervleri kullanıldı. Bu olgu iyice belirginleştiğinde döviz kuru tutulamadı ve çok yüksek değerlere sıçradı. Beraberinde Türkiye’nin risk primi yükseldi ve Arjantin bir tarafa bırakıldığında yükselen piyasa ekonomileri arasında en yüksek risk primine sahip ülke olduk.

    Bunlar artık geçmişte kaldı. Doğru ekonomi politikalarıyla bu durumdan çıkmak mümkün. 40. yıl için kaleme aldığım öneriler kadim sorunlarımız içindi. O çözüm önerileri elbette hala geçerli. Ek olarak istikrarayönelik adımlar atmamız gerekiyor.

    Şunlar:

    1. Sadece enflasyona ve finansal istikrara odaklanan bir para politikası. TCMB’nin yeniden bağımsız olması. Bu çerçevede yöneticilerinin görevden alınmalarının zorlaştırılması.
    2. Finansal istikrar açısından sorunlu kredi sorunun şeffaf biçimde ölçülmesi ve çözümü için bir yol haritası çizilmesi.
    3. Maliye politikasında kur riskini artırıcı adımlardan kaçınılması.

    Pandeminin sürdüğü dikkate alındığında, ihtiyacı olan kesimlere destek verilecek biçimde önceliklerin değiştirilmesi. Pandeminin etkisinin azalması ile birlikte, mesela 2022’den itibaren bütçe açığını kademeli olarak azaltacak bir planın şimdiden açıklanması.

     

    Bu köşe yazısı 02.03.2021 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler:
    Yazdır