Arşiv

  • Aralık 2022 (3)
  • Kasım 2022 (10)
  • Ekim 2022 (9)
  • Eylül 2022 (11)
  • Ağustos 2022 (11)
  • Temmuz 2022 (9)
  • Haziran 2022 (10)
  • Mayıs 2022 (10)
  • Nisan 2022 (12)
  • Mart 2022 (13)
  • Şubat 2022 (9)
  • Ocak 2022 (9)

    Bakın şimdi bu hiç olmadı

    Güven Sak, Dr.22 Kasım 2022 - Okunma Sayısı: 420

    Türkiye’nin orta vadeli bir ekonomi stratejisi olmadığını; öyle yelkensiz ve rotasız açık denizde sürüklendiğimizi, bugünlerde bir tek gemiyi batırmamaya gayret ederek durumu idare ettiğimizi, Türkiye’nin Şarm El Şeyh’teki COP27’de açıkladığı NDC (karbon salımlarını azaltma niyet belgesi) ayan beyan ortaya koydu 15 Kasımda. Açıklanan niyet belgesi hakikaten “Yok artık” dedirtecek cinstendi. Türkiye Cumhurbaşkanının 2021’de açıkladığı 2053 net sıfır yılı hedefi iddialı bir niyet belgesi ile ulaşılabilirdi. Açıklanan bu belge ile birlikte 2053 net sıfır yılı hedefi hayal oldu. Şimdilik.

    Halbuki bakın COP27 geçen Cuma bitmedi. Sonuç bildirgesi ile ilgili tartışmalar hafta sonuna sarktı. Avrupa Birliği (AB), G7 ülkeleri gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliği kaynaklı kayıplarının telafisi için söz verirken Paris anlaşmasındaki 1,5 derecelik ısınma hedefinin korunması gerektiği konusunda ısrarlılar. Hatta AB’nin İklim Temsilcisi Frans Timmermans COP 27’yi terk edebileceklerini bile söyledi. Bu iddiasız niyet belgesi ile Türkiye 21. Yüzyılın temel meselesinde asıl oynaması gereken rolü oynamadı. Gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki tartışmada bir nevi sessiz kaldı. Bir fırsatı daha heba ettik bana sorarsanız.

    Halbuki hem “Dünya beşten büyüktür.” ile uyumlu bir iklim politikası yönetişimi tartışması açmak için bulunmaz bir fırsattı, hem de Doğu Akdeniz İklim Forumu tartışması ile bir yeni alan açmak için Şarm El Şeyh toplantısı çok uygundu doğrusu. Ama kapsamlı bir politika çerçevesi olmaması ve idarenin birbirinden kopukluğu fırsatın yine heba olmasına neden oldu. Müsteşarlıkları 2018’de kapatmanın bedeli çok ağır Türkiye için hakikaten.

    Peki, ben revize niyet belgesi konusunda neden iyimserim? Gelin anlatayım.

    COP 27’de açıklanan niyet belgesi ile 2053 net sıfır hedefi gerçekti hayal oldu

    Gerçi hepimiz biliyorduk geminin bir rotası olmadığını. Hepimiz kabullenmiştik rotası olmayana yelken bile gerekmediği gerçeğini. Aramıyorduk zaten bir ekonomi politikası çerçevesi filan. Hepimiz biliyorduk ekonomi politikası diye açıklanan düzenlemelerin ana amacının seçime ulaşmak olduğunu. Seçimin ertesi gününün nasıl olacağının şimdilik pek dikkate alınmadığını.

    Ama yine de umutluyduk doğrusu özellikle iklim politikası bahsinde. Öyle rotasız-yelkensiz sürüklenirken ekonomi, Türkiye 2021 yılında iklim politikasında hareket geçmişti. 2015 yılında ilk imzacılarından olduğumuz Paris İklim Anlaşması Ekim 2021’de mecliste onaylanmıştı. 2053 Net Sıfır Yılı hedefi “Hadi bakalım galiba bir şeyler oluyor.” dedirtmişti. Sonra bu yılın Şubat ayındaki İklim Şurası başarılı geçmişti. Panayır yeri gibiydi, herkes oradaydı, konuştu. Bu ay ortalıkta dolaşmaya başlayan İklim Kanunu taslağı ilk adım olarak son derece uygundu. İşler sanki yolunda gidiyordu. Ancak Ankara’da iklim politikası söz konusu olduğunda işlerin yolunda gitmediğini COP 27’de Kasım ayında açıklanan niyet belgesi ile gördük.

    Neden? Niyet belgesi demek, iklim politikası hedeflerinin ekonomi politikası hedefleri ile buluşması demek aslında. Bu buluşma enerji planlaması tasarımı vasıtasıyla olacaktı. Çünkü enerji politikası aslında ekonomi politikasıdır. Ekonomi politikası ise esasen iklim politikasıdır.

    Ekonomi politikası artık iklim politikası önceliklerine uygun tasarlanmalıdır

    Şimdi burada aklımdakini doğru anlatayım, önemli çünkü. Aklımdaki kesinlikle şu dünden kalma önerme değil: Büyüme ile birlikte karbon salımları arttığı için ekonomi politikası aslında iklim politikasıdır. Hayır. Tam tersine. Büyüme ile birlikte karbon salımlarını artırmayan yeni teknolojilere geçişi kolaylaştıracak teknolojik dönüşümü sağladığı için ekonomi politikası artık iklim politikasıdır. Nedir? Sanayinizde, tarımınızda, hizmet sektörlerinde teknolojik sıçrama için ekonomik politika tercihlerinin iklim politikası önceliklerine dayalı olarak saptanması gerekir. Kalanı hikayedir.

    İsterseniz önce bir numaralı grafiğe bir bakın. 1990’dan 2019’a Avrupa Birliği ülkelerinde büyüme ile karbon salımları arasında artık negatif bir ilişki var. Nedir? Büyüme oranı artarken karbon salımları artık azalıyor. Büyüme ve istihdam ile karbon salımları arasındaki ilişki tersine dönüyor teknolojik gelişme ile birlikte. İş süreçlerinin yeniden tasarımı, üretimde yeni malzemelerin kullanımı, değer zincirinin yeşil-dijital dönüşüme intibakı artık mümkün.

    Grafik aynı zamanda neden AB ülkelerinin COP27’deki tartışmada Rusya ve Suudi Arabistan gibi bu dönemin eziklerinin aksine 1,5 derecelik Paris Anlaşması hedefinde ısrarlı olduklarını da gösteriyor. Peki, Türkiye ne durumda? Grafik 2 büyüme ile karbon salımları arasındaki ilişkinin hala pozitif olduğu Türkiye’yi gösteriyor. Gerçi 2018’den beri atılan yenilenebilir enerji adımları nedeniyle salımlarla büyüme arasındaki güçlü pozitif ilişki zayıflamaya başlamış ama daha ikisi arasında ters bir ilişkiden söz etmek mümkün değil. Bu ne demek? AB’de olan teknolojik değişim daha burada başlamamış demek.

    İşte şimdi Yeşil Mutabakat, Türkiye’de sanayiden başlayacak teknolojik yenilenme için bir büyük fırsat demek. Türkiye yakında gelişmekte olan ülkelere sağlanacak kaynaklarla en hızlı dönüşebilecek örnek ülkelerden biri olabilir. Hangi takdirde? Rotasını doğru belirlemesi, yelkenini esen rüzgarla dolduracak biçimde açması halinde elbette.

    Yoksa daha çok sürükleniriz. Seçimden sonra hızlı bir toparlanma ise hiç olmaz. Halbuki günün konusu o bence. Türkiye’nin ihracatının yüzde 60’ı G7 ülkelerine. İsterseniz dünyanın neresi en çok ithalat yapıyor diye bir bakın Grafik 3’e.

    AB dünyada toplam ithalatın yüzde 30’unu yapıyor, bir nevi dünyanın en zengin pazarı konumunda. G7 ülkeleri toplam küresel ithalatın yüzde 52’sini yapıyor bu arada. Çin’in toplam ithalat içindeki payı yüzde 8,8 civarında. Rusya bir Pazar olarak minnacık bir nokta. İşe yaramaz. Türkiye’nin işi Putin sonrası Rusya’yı küresel ekonomiye entegre etmek olmalı ama biz ufak işlerle uğraşıyoruz malum seçim var.

    Artık ertesi günü tahayyül etmeye başlamanın zamanı geldi

    Uzun lafın kısası, iklim politikasında bu niyet belgesi “mış gibi yapmayı” amaçlıyor. Olmaz. Türkiye’nin artık geçen yüzyıldan kalma idare yapısı ile yeni yüzyılın ekonomi politikası önceliklerini tasarlayabilmesi mümkün değil; gördüğüm. Elalem boşuna “İklim Değişikliği, Ekonomi ve Enerji Bakanlığı” demiyor yeni dönemin idari altyapısına.

    Ama enseyi karartmamak lazım. Seçime çok az kaldı. Artık seçimden sonra bakarız. Zaten üç numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine göre, öyle ya da böyle, bakan yardımcılarının filan görev süresi doluyor, hepsinin seçimden sonra yeniden atanması lazım. Niyet belgesi de yine her durumda biz bu düşünce tembelliği dönemini geçince nasıl olsa yenilenir diye düşünüyorum. İklim politikası hedefleri ile ekonomi politikası hedeflerini, enerji politikasını çağa uygun gerçekçi bir temel oturtmadan olmaz.

    Bakın şimdi Aralık ayı geliyor. Şimdi şirketler, bankalar 2023 için plan yapmaya başlayacaklar. Seçim beklendiği gibi Mayıs 2023’te olsa, yılın bitmesine daha yedi ay kalıyor. Seçim sonrasını tahayyül etmeye başlamanın zamanı geliyor artık. Niyet belgesi böyle gayri ciddi olmasa hakikaten iklim politikası ile uyumlu uzun erimli bir belge olsa plan yapmak için somut bir veri olurdu. Şimdi değil. Bu meseleyi de idare etmenin maliyetine eklemekte fayda var. Türkiye’de şirket yönetmek çok zor.

    Bugüne kadar ekonomi söz konusu olduğunda ortadaki politika çerçevesi taklidi yapan düzenlemeye “seçime kadar bir maraza çıkmadan idare eder mi?” diye bakıyordum ben doğrusu. Ama bundan böyle doğru soru değişiyor. “Seçimden sonra ekonomi ne kadar zamanda ve nasıl toparlanır?” diye düşünmeye başlamanın zamanı geliyor. Ve bu konuda halen hiçbir somut veri yok ortada. Ne iktidar, ne de muhalefet cenahında. Neden önemli halbuki? Çok yakında “seçime kadar bir maraza çıkmadan idare etmeye” çalışmanın faturası giderek daha belirginleşecek. Bir nevi “dün yediğiniz hurmalar bugün bir yerinizi tırmalar” durumu iyice görünür olacak.

    O fatura belirginleştikçe ekonominin nasıl çabuk toparlanacağını daha çok konuşmaya başlayacağız. Kimin bu işi en çabuk nasıl toparlayacağı meselesi de bu çerçevede önem kazanacak. Böyle bakarsanız aslında 2023 seçimlerine seçim sonrasını tahayyül etmeye başlayarak gideceğiz gibi geliyor bana doğrusu. Nedir? Seçim sonrasındaki toparlanmanın hızı ile ilgili bekleyişler seçim öncesini de etkileyecek. Yılın başında kamu harcamaları patlasa bile seçime kadar canlı bir ekonomi olur mu? Çok zor. Herkesin aklı artık ertesi günde (the day after) olacak artık. Şimdiden söyleyeyim.

    Nereden çıktı bu TROY işi şimdi?

    Son birkaç haftadır beni şaşırtan iki konu oldu. Birincisi, Bali’deki G20 toplantısı sırasında NATO üyeleri Polonya’ya düşen füzenin sorumlusu Rusya olabilir mi diye bir araya geldiler. Türkiye, Cumhurbaşkanımız orada olduğu halde toplantıya davet edilmedi. Önemsiz toplantı filan dedik.

    Bilenler durumu Karanfil Devrimi sonrası Portekiz’le karşılaştırıyorlar doğrusu. O dönemde birkaç ay Portekiz yönetiminin güvenilir olup olmadığı, Sovyetlere laf taşıyıp taşımayacağı belli değildi. NATO’nun normal toplantılarından bir NATO üyesini dışlamak söz konusu olamayacağı için, o dönemde NATO genel sekreteri önemli konuları görüşmek için Portekiz dışındaki üyeleri “çay partisine” davet ederdi. ”Önemli” konular önceden planlanmamış “önemsiz” toplantılarda konuşulurdu. Vaziyet sanki aynen böyle. Kötü.

    İkincisi, ise Türkiye’nin etrafta dolaşan bir BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu) yönetmelik taslağına göre on yıldır bekleyen yerli ve milli kredi kartı TROY’u üç ay içinde canlandırma çabası.  Bankacılık sistemi 2023’te belirsizliklerle dolu bir yıla girerken, seçimden sonra ekonominin nasıl toparlanacağı daha belli değilken, idarenin 10 yıldır bekleyen TROY projesinin süratle devreye sokmaya çalışması dikkat çekiyor doğrusu. Şeffaflığın olmadığı bu dönemde, 2023’te artık daha fazla ne olabilir diye merak ediyor insan doğrusu.

    Sonuçta, hep biliyoruz ki, Türkiye açık denizde rotasız ve yelkensiz sürükleniyor. Ekonomi politikası taklidi yapan mevcut düzenlemenin günü idare etmeye yönelik olduğu açık. Ortada kapsamlı bir strateji, orta vadeli bir bakış açısı olmadığını COP27’de ortaya konan karbon salımlarını azaltma niyet belgesi gösterdi. Şaka gibi bir niyet belgesi ile Türkiye’yi artık kimse ciddiye almaz. 2053 net sıfır hedefi gibi öncelikle sanayide hızlı teknolojik yenilenme ihtimali bir nevi hayal oldu.

    Ne yapmak lazımdı? 2053 net sıfır hedefine uyum için mutlak karbon salımı azaltımına gitmek ve bu amaçla kömürden çıkış tarihi açıklamak lazımdı. Olmadı. Rotasız yelkensiz olunca böyle işte.

    Ertesi günün nasıl olacağının ve oradan nasıl çıkılacağının seçim tartışmalarının ana belirleyicisi olacağı bir döneme başlarken, Rusya ile dar alanda tehlikeli paslaşmaları da ertesi gün analizlerine ek bir maliyet unsuru olarak bir an önce dahil etmekte fayda var bana sorarsanız. İşte BDDK’nın olası TROY düzenlemesine de bu çerçevede bakmak lazım. Tam da bu dönemde, bankalar için 2023 belirsizliğini daha da artırarak onları neden iyice huzursuz etmek istiyor BDDK? Ne bileyim? Vardır bir bildiği herhalde.

     

     

     

    Bu köşe yazısı 21.11.2022 tarihinde Nasıl Bir Ekonomi Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler:
    Yazdır