Arşiv

  • Mayıs 2024 (11)
  • Nisan 2024 (15)
  • Mart 2024 (19)
  • Şubat 2024 (19)
  • Ocak 2024 (18)
  • Aralık 2023 (17)
  • Kasım 2023 (14)
  • Ekim 2023 (15)
  • Eylül 2023 (12)
  • Ağustos 2023 (21)
  • Temmuz 2023 (18)
  • Haziran 2023 (13)

    Ya %50 değil de %65 ise ne olacak?

    Fatih Özatay, Dr.24 Mart 2023 - Okunma Sayısı: 581

    Sürdürülemez ekonomi politikasının yarattığı sorunlardan biri de bankacılık sektörünün faiz artırımına giderek duyarlılığının artması. Politika faizi çok yanlış yerde olunca, döviz kuru patlama potansiyeli taşıyor. Bu potansiyelin ne menem bir şey olduğunu ve anında aktif hale gelebileceğini Eylül-Aralık 2021 döneminde yaşadık. Sadece döviz kuru patlasaydı neyseydi. Beraberinde enflasyon da patladı. Temelde bu nedenle, 2021 ve 2022 yıllarında, emeğin GSYH’den aldığı pay, sermayenin payının lehine giderek düştü; şu sıralarda deyim yerindeyse yerlerde sürünüyor. Bu gelişmeler, ekonomide makule dönmek bir tarafa giderek makulden uzaklaşmakta inatçı olununca, “nasıl yaparız da döviz kurunu tutarız” uğraşına döndü ve yaşamsal bir sorun haline geldi ekonomi yönetimi açısından.

    İşte burada bankalara ve şirketlere tam saha baskı başladı. Bankaların baskılar nedeniyle bilançolarında oluşan sorun, yazının başında belirtilen faiz duyarlılığı. Birkaç biçimde ortaya çıkıyor. Birincisi, bankaların tuttukları sabit getirili tahvillerin bilanço değeri, faiz haddi ultra düşükken çok yüksek oluyor. Faiz yükseldiğinde ise bu değer düşüyor. İkincisi, çok düşük faiz ortamında, aslında yoğun bakımda olması gereken şirketlerin bir kısmı hayatlarını sürdürüyorlar. Faiz artırımında, nakit akımları daha da bozuluyor ve yoğun bakıma kaldırılmalarına gerek kalmadan iflas ediyorlar. Bankacılık sektörünün batık kredi tutarı artıyor. Üçüncüsü, bankaların mevduatları çok kısa vadeli, varlıkları ise daha uzun vadeli. Faiz arttığında faiz ödemeleri ile faiz gelirleri arasındaki fark, ilki lehine artıyor.

    Kerim Rota, bu sorunlardan ilkinin boyutunu ölçmeyi amaçlayan bir analiz yapmış. Dün, ‘perspektif.online’ sitesinde ‘Maslak Levent Hattında Kaza Olur mu?’ başlığı ile yayınlandı. Banka bilançolarındaki sabit faizli tahvillerin –faiz artırımı sonucunda, olası değer kayıplarının ve bu kayıpların bankacılık sektörünün özkaynağında yaratabileceği tahribatın giderek artmakta olduğuna dikkat çekiliyor. İşin olumlu tarafı ise, bu tahribatın şimdilik büyük bir sorun oluşturmayacak düzeyde olması.

    Son yazımda, seçim sonrasında makule dönülmesi halinde –ki bir zorunluluktu, artırılacak politika faizinin bankacılık sektöründe ne ölçüde sorun yaratabileceğini sorgulamıştım. Sayın Rota’nın ayrıntılı analizi, en azından tahvil değerlemesi açısından, TCMB’nin politika faizini enflasyon hedefiyle uyumlu bir yere yükseltirken görece rahat olabileceği sonucuna götürüyor beni. Kaldı ki, politika faizinin yükseltilmesi makule dönüş senaryosunun sadece küçük bir kısmı. Diğer bileşenleri de bir an önce devreye girerse, Türkiye’nin risk priminde önemli bir düşüş gerçekleşecektir. Zaten bu düşüş yeni ekonomi politikasının ne ölçüde inanılır ve güvenilir bulunduğunun bir göstergesi haline gelecektir. Sayın Rota, risk priminin düşmesinin, yabancı para tahvillerin değerini artıracağı için, özkaynak sorununu azaltıcı yönde çalışacağına dikkat çekiyor.

    Öte yandan faiz politikasının karşılaşabileceği başka bir risk daha var. Son yazımdan bir alıntı: “Diyelim ki Mayıs ortasında bilinen en son yıllık enflasyon yüzde 50 olsun. Makule dönülmesi halinde, bir yıl sonra (Mayıs 2024’te) tüketici enflasyonun yüzde 25-30 arasında bir yerde gerçekleşeceğini kabul edelim. Bu durumda, şu anda yüzde 8,5 düzeyinde olan politika faizini 29-34 civarında bir yere yükseltmek gerekebilir.” Peki ya tüketici enflasyonu –hadi istenilmeden diyeyim, yanlış ölçüldüyse? Yüzde 50 değil de yüzde 65 ise, ne olacak? TCMB nasıl tepki verecek? Düşünmekte yarar var.

     

     

    Bu köşe yazısı 23.03.2023 tarihinde Nasıl Bir Ekonomi Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler:
    Yazdır