logo tobb logo tobbetu

“Çevre konusu artık anayasa hukukunda tartışılan en önemli konulardan biri haline geldi” Yeşil anayasacılık konusundaki uzman akademisyen Dr. Lael Weis, var olan anayasaların yüzde 80’inde çevresel düzenlemelerin yer aldığını ve çevre hükümleri içeren yeni anayasa ya da anayasa taslaklarının oluşmaya devam ettiğini belirterek “Günümüzde çevre konusu anayasa hukukunda yaygın bir kavram haline geldi” dedi.
Haber resmi
20/10/2023 - Okunma sayısı: 1723

 

 

TEPAV tarafından hazırlanan Anayasa Çalışma Metinleri Serisi’nin altıncı kitapçığının ikinci bölümünde, Melbourne Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Lael Weis’in aynı isimli makalesinin çevirisi olan ve iklim değişikliği ve çevre krizi kapsamında farklı hukuk sistemlerinde üretilen anayasal çözümleri, farklı hukuki yaklaşımları ve çevreye ilişkin örnek davaları içeren “Çevresel Anayasacılık: Özlem mi Dönüşüm mü?” isimli metne yer verildi.

Söz konusu çalışmadan yola çıkarak anayasal çalışmalarda çevre konusuna ilişkin bilgiler veren Dr. Lael Weis, ülkelerin anayasa örneklerinden çevre konusundaki uluslararası anlaşmalara farklı konularda açıklamalarda bulundu.

“Çevre konusu anayasa hukukunda artık yaygın hale geliyor”

ConstituteProject.org sitesinden faydalanılarak yapılan bir araştırmaya göre (bu araştırmada çevre başlığı altında ele alınan düzenlemeler kullanılmıştır) makalesinin yayımlanmasının ardından çevre düzenlemelerinin benimsenmesi ya da ilga edilmesiyle ilgili büyük bir değişim görülmediğini söyleyen Dr. Lael Weis, var olan anayasaların hala %80’inin çevresel düzenlemeler içerdiğini aktararak; “Bunun yanında, makale yayınlandıktan sonra çevre hükümleri içeren sekiz yeni anayasa ya da anayasa taslağı ortaya çıktı. (Cezayir 2020, Burundi 2018, Çad 2018, Şili 2018 (taslak), Şili 2022 (taslak), Komoro Adaları 2018, Küba 2018 (taslak), Küba 2019, Gambiya 2019 (taslak), Gambiya 2020 (taslak), Sudan 2019) Söz konusu durum, makalemde kullandığım analizin başlangıç noktasını oluşturan önermeyle örtüşüyor: Günümüzde çevre konusu anayasa hukukunda yaygın bir kavram haline geldi. Fakat bu soruyu yanıtlarken var olan çevre düzenlemelerine ilişkin revizyon ya da eklemelere dair bilgi bulmaya çalışmadım. Söz konusu bilgiye ulaşmak, ulaşılabilir veri tabanlarının sınırlı olmasından kaynaklı olarak yoğun bir çalışma gerektiriyor. ConstituteProject.net isimli veri tabanı, anayasa değişikliklerini bağımsız şekilde tespit etmiyor, bununla birlikte Oxford Constitutions of the World ise değişiklikleri otonom şekilde takip etse de bu değişiklikler konularına göre sınıflandırılmıyor. Bu engeller nedeniyle mevcut çevre düzenlemelerinin yenilenip yenilenmediği ya da bu düzenlemelere eklemeler yapılıp yapılmadığının tespit edilmesi, detaylı bir araştırma yapmayı gerektiriyor. Son olarak, bu veri tabanları, ulus-altı seviyede gerçekleşen gelişmeleri ele alamıyor. Bu nedenle bazı değişimler, söz konusu veri tabanları tarafından yansıtılamamış olabilir” dedi.

Şili anayasa taslağı çevre düzenlemeleri açısından dikkat çekici

Latin Amerika’da ortaya çıkan yeni “pembe dalga”yla birlikte mevcut anayasal çevresel düzenlemelerin yeterli olup olmadığına dair çıkan tartışmalara ilişkin görüşlerini aktaran Weis, neredeyse bütün Latin Amerika ülkelerinde anayasal çevre düzenlemelerinin mevcut olduğunu ve bu sayının sabit kaldığını belirterek; “Makalemin yayınlanmasından bu yana, sadece iki Latin Amerika ülkesinde (Şili ve Küba) çevre düzenlemeleri içeren yeni anayasa ya da anayasa taslağı oluşturuldu. Bu bağlamda, Şili’nin yeni anayasa taslağı dikkat çekiyor. Şili’de anayasa taslağına çevrenin korunmasına ilişkin birçok yeni düzenleme eklenmiş, bu düzenlemelerle 2019 tarihli anayasa taslağında üç olan düzenleme sayısı 2022 taslağında yirmi sekize çıkmıştır. Söz konusu yeni düzenlemeler, çevresel değerin, insan ve insan dışı yaşamın entegre bir bütünün parçasını oluşturduğu bütünsel ve biyo-merkezci bir bakış açısıyla anlaşılması gerektiğine dair bir ifade (m. 8), doğa hakları (18(3). 103. ve 127. maddeler)  ve çevre hakkında eğitim verilmesine dair devlet yükümlülüklerinden (39. madde) oluşmaktadır. Buna karşın, Küba’nın 2018 anayasa taslağıyla mevcut Anayasası arasında çevre hakkının kapsamına dair somut bir fark bulunmamaktadır” diye konuştu.

Anayasal çalışmalarda partizan bakış açıları uzlaşmayı zorlaştırabiliyor

Anayasa değişikliği prosedürlerine dair çalışmalarda, partizan şekilde ele alınan ve sıradan siyaset meselesi kapsamında görülen bir konuda, anayasal çalışma gerektiren problem üzerine uzlaşmanın zor hale geldiğine dikkat çeken Weis; “Bu bağlamda ele alındığında fırsatların tespit edilmesi, zıt düşen siyasi tutumları benimsemiş kişiler arasında çevre sorunlarını merkeze alan bir koalisyonun kurulmasını sağlayabilir” dedi.

Çevresel yükümlülükler doğrudan yargısal yaptırıma tabi hale gelmese de dava edilebilir olmalı

Araştırması ile anayasal yükümlülüklerin hukuk davalar ya da doğrudan yargısal uygulama dışında nasıl hayata geçirildiğini göstermeyi hedeflediğini söyleyen Weis; “Bu söz konusu hayata geçirme yollarına; uygulama yasası, hükümet politikaları ve diğer inisiyatifler de dâhil. Bence, çevreyle ilgili hukuk davalarına odaklanmak hem araştırmanın sınırlı kalmasına neden olmakta hem de doğrudan hayata geçmeyen çevresel anayasal normların nasıl geliştiğine dair önemli yolları yansıtamamaktadır. Yine de anayasa taslağının hazırlanma sürecinde, çevresel yükümlülüklerin doğrudan yargısal uygulamaya tabi olması sağlanırken bu tabi olma durumunun taslakta anlaşılır şekilde belirtilmesi gerekmektedir. Eğer bu yükümlülüklerin uygulanabilir olup olmadığı taslakta açık değilse, mahkemelerin bu yükümlülükleri uygulama ihtimali azalmaktadır. Fakat bu konu, hukuki bağlam ve hukuk pratiği kapsamında olduğu için her yargı sisteminde benzer şekilde işlememektedir. Son olarak bu bağlamda, uygulanabilirlik ve dava edilebilirlik kavramlarını birbirinden ayırmak gerektiğinin önemli olduğunu düşünmekteyim. Anayasa yapıcıların, çevresel yükümlülükleri doğrudan yargısal yaptırıma tabi hale getirmek istemedikleri durumlarda bile, bu yükümlülükleri dava edilebilir şekilde tasarlamaları faydalı olacaktır. Örneğin, yükümlülüklerin dava edilebilir olması, mahkemelere, devletin anayasal yükümlülükleri yerine getirip getirmediğine ilişkin değerlendirme gücü vermektedir. Dava edebilirlik konusu aynı zamanda, mahkemelerin, devletin anayasal yükümlülüklerini ihlal ettiği eylemlerini geçersiz kılma ya da devleti yükümlülüklerini yerine getirmesi adına uyarma gücüne sahip olmadığı durumlarda da önem teşkil etmektedir” açıklamalarında bulundu.

Çevresel düzenlemelerin tasarımı öz ve prosedür dikkate alınarak yapılmalı

Türkiye’de yeni anayasa taslağında yer alacak çevresel düzenlemelerin tasarımına yönelik önerilerde bulunan Weis; “Burada “tasarım”, hem “öz” (örneğin; çevresel anayasal düzenlemeler hangi konuları ele almalı ya da bu düzenlemeler nasıl hazırlanmalı) hem de “prosedür” meselelerine (örneğin; anayasal değişiklik süreci nasıl yürütülmeli) atıf yapıyor olabilir. Her iki bağlamda da tasarımı ele alabilmek için, içerikle (sosyal ve hukuki kültür dâhil olmak üzere) ilgili daha detaylı araştırma yapmak gerekmektedir. Örneğin, öz kapsamında; anayasa yapıcılar, çevresel tartışmaların içerdiği içkin sorunları aşmak adına çevresel yön verici ilkeleri yargısal olarak uygulanabilir çevre hakkına tercih edebilir. Bu ihtimal detaylı şekilde, makalemde ve diğer yön verici ilke çalışmalarımda tartışılmaktadır. Prosedür kapsamında ise, yasa yapıcılar, çevresel tartışmaların sahip olduğu içkin sorunları aşmak adına, birçok farklı kesimden gelen ve farklı bakış açılarına sahip kişileri bir araya getiren ve ortak sorunların tartışıldığı müzakere platformları (vatandaş meclisleri ya da mini-public gibi) oluşturabilir. Farklı hukuk sistemlerinde bu tür forumlar özellikle çevre sorunları ve anayasa yapım süreçleri üzerine istişare başlatmak için kullanılmaktadır” dedi.

Uluslararası anlaşmalarda çevre üzerine verilen vaatlerin esnekliği tartışılmalı

Paris İklim Anlaşması gibi herhangi bir uluslararası anlaşmadan doğan çevresel vaatleri anayasal güvence altına alma yaklaşımın iyi bir fikir olup olmadığına dair kesin bir görüş benimsemediğini dile getiren Weis; “Burada ele alınması gereken temel sorunun, çevre üzerine verilen vaatlerin ne kadar esnek olması gerektiğiyle (özellikle öngörülemeyen ve belirsiz durumlarla karşılaşıldığında) ilgili olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, uluslararası anlaşmalardan doğan taahhütler bazı anayasaların kapsamına girse de bu durum, söz konusu soruya verilecek cevabı karmaşık hale getirecektir” ifadelerini kullandı.

Ekonomik kalkınma ile çevre arasında her zaman bazı çatışmalar olacaktır

Gelişmekte olan ülkelerde, çevresel farkındalık ve ekonomik kalkınma arasındaki ikilemi tam anlamıyla ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını belirten Weis; “Anayasalar (temel amaçlarının insan refahı olması anlamında) insan merkezlidir ve bu nedenle, ekonomik kalkınma insan çıkarlarını geliştirmeyi amaçladığından, ekonomik kalkınma ile çevre arasında her zaman bazı çatışmalar ve ödünleşmeler olacaktır. Fakat bu gerilimi dindirmenin bazı yolları olabilir. Örneğin, doğal kaynaklar geliştirilirken çevresel ilkelerin de göz önünde bulundurulması talep edilebilir. Bu duruma, Kolombiya Anayasası’nın 80. Maddesi ve Güney Afrika Anayasası’nın 24. Maddesi örnek teşkil etmektedir. Doğaya ve doğal varlıklara anayasal haklar verilebilir ya da doğaya saygı gösterilmesine ilişkin vatandaşlık ödevleri ya da devlet yükümlülükleri oluşturulabilir. Bununla ilgili birçok örnek Latin Amerika ülkelerinde mevcuttur: Ekvator Anayasası’nın 10., 71. Ve 72. Maddeleri buna örnektir. Anayasada, insan çıkarını ve çevresel çıkarları uzlaştırmak için oluşturulmuş çevre değerleriyle ilgili ifadelere yer verilebilir. Şili Anayasa Taslağı’nın 8. Maddesi bu duruma iyi bir örnek oluşturmaktadır” açıklamalarında bulundu.

Anayasa Çalışma Metinleri Serisi’nin altıncı kitabı hakkında

TEPAV tarafından hazırlanan ve Ekim ayı içerisinde yayımlanacak olan Anayasa Çalışma Metinleri Serisi’nin altıncı kitapçığı, özellikle son 50 yılda hem uluslararası hem de ulusal ölçekte ilgi gören çevre konusuna, anayasal bir bakış açısıyla ışık tutuyor.

Kitapçığın birinci bölümünde Prof. Dr. Levent Gönenç tarafından ele alınan, çevre hakkının anayasal güvence altına alınmasına dair yürütülen mevcut tartışmalar ile çevre hakkının tanımı, öznesi ve bu hakkın uygulanabilirliğine ilişkin öneriler bulunuyor.

Kitapçığın ikinci başlığını oluşturan “Çevresel Anayasacılık: Özlem mi Dönüşüm mü?” isimli metin ise, Melbourne Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi Doç. Dr. Lael Weis’in aynı isimli makalesinin çevirisi olup iklim değişikliği ve çevre krizi kapsamında farklı hukuk sistemlerinde üretilen anayasal çözümleri, farklı hukuki yaklaşımları ve çevreye ilişkin örnek davaları içeriyor.

Çalışmada, çevre hakkının anayasa hukukundaki konumu, dünya anayasalarında bu hakkın nasıl güvence altına alındığı ve çevre kriziyle mücadele kapsamında kullanılan hukuki yöntemler karşılaştırmalı biçimde incelenerek Türkiye’de çevre ve iklim kriziyle mücadele konusunda anayasal bir yol haritasının çizilmesi hedefleniyor.

Yazdır

« Tüm Haberler