Rıdvan Dilmen, “Fenerbahçe, Arsenal karşısında Semih ve Guiza’yla oynarsa 5 gol yer” demişti. FB teknik direktörü (yaşlı kurt hoca!) önlem almadı. Peki ne oldu? Fenerbahçe tam da Rıdvan Dilmen’in söylediği gibi 5 gol yedi… Şu günlerde pek çok uzman Türkiye’nin küresel krizden etkilenerek bir finansal krize girebileceğini söylüyor. Diyorlar ki, önlem almazsanız sonunuz Fenerbahçe’ye benzer.

 

Bugüne kadar “bize bir şey olmaz”  havasındaydık. Neyse ki bu değişiyor. Hükümetimiz küresel krizi bayram tatili ve dünyevi olmayan güçlerin yardımı ile atlabileceğimizi düşünmekten ve bize bir şey olmaz yaklaşımından vazgeçmiş göründüğüne ve krizin Türkiye’yi de etkileyebileceğini sonunda kabul ettiğine göre, biz de krize girmeyi beklemek yerine uyarıları dikkatlice inceleyip, olası önlemler hakkında düşünmeye başlayabiliriz.

 

Önce Nouriel Roubini‘nin uyarısını okuyalım:

 

Bu yazının tamamını okuyun »

Bazı finans köşe yazarlarının döviz kurlarındaki gelişmeler ile ilgili yorumları aşağı yukarı şöyle:

 

“Dolar yukarı hareketini devam ettiriyor, 1,5 bandına kırarsa 1,8 bandına doğru hareket edebilir, ama kıramazsa 1,4 -1,5 bandında kalmasını bekleyebiliriz.

doviz.jpg

 Ama küresel piyasalardaki türbülans nedeniyle net bir tahminde bulunmak zor. Yine de panik yapmamakta fayda var. Faiz çok yüksek, sömürülüyoruz. Daha önce zaten yapay olarak düşük tutulan kurun elbet bir gün yükseleceğini söylemiştim. Döviz pozisyonunu ona göre almayanlar yandı. Dow Jones, NASDAQ, FTSE artıyor. Ancak bu sizi yanıltmasın. BOVESPA’daki düşüş yakın zamanda diğer piyasalarda gerçekleşecek bir düşüşün de habercisi olabilir. Tabii olmayabilir de. Dikkatli olmak lazım. Sıcak para kaçıyor. Halkın arasına girip duruma bakarsanız, piyasaların durgun olduğunu görürsünüz. Yine de kurun yukarı hareketi rekabet gücümüzü arttırarak ihracata olumlu bir etkide bulunabilir!”

 

Peki döviz kurunun artması rekabet gücümüzü arttırır mı? Ya da daha genel olarak, döviz kurunun artması iyi midir kötü müdür?

 

Bu soruya verdiğiniz yanıt nereden baktığınıza bağlı olacaktır. Eğer fiyatı dolara endeksli mal ve hizmetler almaktaysanız veya dolarla borçlandıysanız dolar kurunun yükselmesi işinize gelmeyecektir. Örneğin, bugüne kadar pek çok şirket döviz geliri olmadığı halde dövizle borçlanıyordu. Hem de merkez bankasının uyarılarına rağmen. (Peki neden böyle yaptılar, cevabı öğrenmek için tıklayın.) Döviz kurunun artmasıyla dövizle borçlanan şirketlerin borç yükü de arttı. Bu ekonominin sağlığı açısından oldukça tehlikeli bir durum. Yani bu açıdan baktığımızda döviz kurunun artması kötüdür diyebiliriz.

 

Bu yazının tamamını okuyun »

1. Bu not, özel sektör kaynaklarının kamu eliyle nasıl israf edilebileceğini ve kamu kurumları arasındaki koordinasyon eksikliğinin nelere mal olabileceğini son derece çarpıcı bir örnek ile gözler önüne sermek üzere kaleme alınmıştır. Türkiye için yeni bir sanayi stratejisi ve teşvik mekanizmasının tasarlanmakta olduğu bu günlerde, aşağıda sıralanan tespitlerin politika yapıcılar tarafından dikkate alınmasında büyük fayda bulunuyor. Aksi takdirde geçmişte yapılan hataların -daha fazla maliyetle- tekrarlanması kaçınılmaz olabilir.

 

2. Gerek iktisat literatürü, gerekse gelişmekte olan ülkelerin tecrübeleri, özel sektörün küresel rekabet gücünü, tek başına, firmalara verilen mali teşviklerle geliştirmenin mümkün olmadığını gösteriyor. Teşvikler, doğru tasarlandıkları ve yatırımcılara doğru yatırım sinyalleri gönderdiği takdirde, sanayi politikası ile ulaşılmak istenen hedeflere bir adım daha yaklaşmayı sağlayacak araçlardan sadece bir tanesi. Öte yandan, sanayi politikasının teşvikler dışında çok sayıda politika aracı bulunuyor. Sanayinin ilişkili olduğu altyapı sektörlerinde kalite/maliyet dengesinin sağlanması, Ar-Ge ve inovasyon faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi için uygun ortamın oluşturulması, işgücünün beceri düzeyinin geliştirilmesi, kurumsal ve yasal yapının özel sektörün önünü gereksiz yere tıkamasının engellenmesi gibi tüm sektörlerde verimlilik artışları sağlayacak birçok unsur, kamu müdahalesini gerektiren birer sanayi politikası bileşeni aslında.

 

Bu yazının tamamını okuyun »

 Economic Survey of Turkey 2008 başlıklı OECD dökümanını hakkında bilgi almak için buraya tıklayın!

2008
Tem 15

Güngör Uras şöyle yazmış:

“Sanayisiz büyüme demek, sanayiinin büyüme hızının, ekonominin büyüme hızının gerisinde kalması demektir. Bir başka anlatımla, sanayiinin milli gelir içindeki payının küçülmesi demektir. […] 2000 yılından sonra her yıl imalat sanayiinin milli gelir içindeki payı geriledi, 2007 yılında yüzde 16.5’a düştü. Biz bu rakamlara bakmadığımız için, “sanayileşiyoruz” diyerek sevinirken, gerçekte yıllar boyu milli gelirimizin oluşumunda imalat sanayinin ağırlığı küçüldü.” [kaynak]

 

Sayın Uras, bu söylediklerini cari fiyatlarla hazırlanmış milli gelir tablolarına dayandırmış. Şimdi gelin biz de sabit fiyatlarla durum nasıl görünüyor ona bakalım.

 

Bu yazının tamamını okuyun »

Nobel ödüllü iktisatçı Robert E. Lucas, son makalesinde hızlı ve sürdürülebilir iktisadi büyüme için merkezi olan mekanizmayı şu şekilde özetliyor:

“Bence, merkezi olan, sanayi devriminin eğitimli insan sınıfının ortaya çıkışını (veya hızla büyümesini) içermesidir; tüm kariyerlerini fikir alış verişinde bulunarak, işle ilgili problemleri çözerek ve yeni bilgi üreterek geçiren binlerce — şimdi milyonlarca — insan.”

Eğer Lucas haklıysa, bizim sormamız gereken şey belki de şudur: OKS sınavında 31 bin 221 ve ÖSS sınavında 25 bin 652 öğrencinin sıfır aldığını ve öğrencilerimizin uluslararası değerlendirmelerde (örneğin, PISA) diğer ülkelerin çok gerisinde kaldığını göz önüne alırsak, acaba öncelikler sıralamamızı değiştirmemiz mi gerekmektedir? Acaba, eğitimi ve Ar-Ge’yi diğer her şeyin önüne mi koymalıyız? Eğer fikir alış verişi yapmak yerine kavga eden, problem çözmek yerine problem yaratan, yeni bilgi üretmek yerine bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan gelecek nesiller istemiyorsak, sanırım bu soruya vereceğimiz cevap EVET olmalıdır.

TEPAV araştırmacılarından Ege Boran “Brezilya’dakine Benzer Bir Mali Sorumluluk Düzenlemesi Yapılmalı…” başlıklı bir politika notu yayınladı. Boran, bu notta Türkiye’de yapılan mali reform hamlelerinin “ilk nesil” reformlarla sınırlı kaldığını ve kritik “ikinci nesil reform” aşamasına henüz geçilemediğini not ediyor ve Türkiye’nin mali disiplin açısından en önemli problerinden birini şöyle ifade ediyor:

 

“Türkiye’nin en önemli farklarından birisi de hükümetin başı sıkıştıkça ilgili kanunları değiştirmeye yeltenmesidir. Üstelik bu değişiklikler herhangi başka bir yasanın içine şeffaf olmayan bir şekilde sıkıştırılıvermektedir. Buna ilişkin hem 4749 hem de 5018 sayılı Kanunlarla ilgili bir çok yeni düzenleme bu şekilde getirilmiştir. Bu değişikliklerin bir kısmı mali disiplini olumsuz etkileyecek mahiyette düzenlemelerdir “

 

Bu yazının tamamını okuyun »

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanı Kemal Derviş, 19 Haziran’da TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyinde önemli bir sunum yaptı.

 

Genel olarak küresel ekonomideki gelişmeleri değerlendiren sunumun detaylarına  www.tusiad.org.tr adresinden ulaşabilirsiniz. Sunumun bizim aklımızda kalan en dikkat çekici bölümüyse, Türkiye’de büyüme ve yatırımlar arasındaki ilişkiye vurgu yapan son bölümdü:

 

“Sanıyorum ileriye baktığımız zaman ve hızlı büyümeyi yakalamak istediğimiz zaman artık kendimize hakikaten milli gelirimizin en az % 25’ini tasarruf edebileceğimizi ve milli gelirimizin % 30’una yakınını yatırıma ayırabileceğimizi birbirimize anlatmamız, buna inanmaya başlamamız ve bunun gerçekleşmesi için de her türlü sosyal, yapısal, ekonomik hatta politik tedbirleri almamız gerekiyor. Gerçekten % 7-8’lik büyüme yakalamak istiyorsak başka yolu yok. Ekonomide mucize yok. Dolayısıyla, buna kilitlenip bunun yollarını birlikte araştırmamız lazım. Birçok boyutu var bunun. Mutabakat içinde, demokrasi içinde, zorlama kullanmadan fakat sosyal mutabakata çok önem vererek çünkü insanlar önlerini göremezse, geleceklerine güvenmezlerse o zaman tabii ki tasarruf yapamazlar, uzun vadeli yatırım da yapmazlar. Dolayısıyla, evet, konu ekonomik. Mutlaka bu ekonomik büyüklükleri yakalamamız lazım. Ama tabii bunu çok daha geniş bir çerçevede, bütün sosyal mutabakatı ve demokratik sistemin işleyişini de düşünerek ele almanız lazım.”

 

Derviş, Türkiye için %7-8’lik büyüme oranının uzun yıllar sürdürmenin ön koşulunun, toplam yatırımın milli gelire oranının %20’lerden %30’lar düzeyine yükseltilmesi olduğunu söylüyor. Yatırım oranını yapısal olarak yükseltmeden, uzun dönem tempolu büyümeyi sürdürebilmiş ülke örneklerinin dünyada olmadığının altını çiziyor.

 

Bu yazının tamamını okuyun »

9.6.2008 tarihinde Esen Çağlar’ı diğer işlerinden alıkoyarak Tepav ile ilgili sorularımı yanıtlamasını istedim. Çok işi olmasına rağmen zaman ayırdı ve sorularımı yanıtladı. Tepav’la ilgili pek çok sorunuza yanıt bulacağınız bu uzun söyleşi 8 bölümden oluşuyor:

 

 

1. Esen Çağlar Kimdir?
2. Tepav Ne Yapar?
3. Tepav ve TOBB Arasındaki İlişki Nedir?
4. Yapısal Reform Ne Demek? İkinci Nesil Reformlar Neler?
5. Sanayi Politikası Nasıl Belirleniyor?
6. Yatırım Ortamı Değerlendirmesi Neler Söylüyor?
7. Tepav’ın Filistin’de İşi Ne?
8. AKP Hükümeti Yapısal Reformlar Konusunda Ne Durumda?

 

İyi okumalar!

 

[Kısaltmalar: NEA: N. Emrah Aydınonat / EÇ: Esen Çağlar]

esen1.jpg

Esen Çağlar Söyleşisi 1. Bölüm

 

NEA: Tepav’la ilgili senden biraz bilgi almaya çalışacağım, ama önce senin hakkında biraz bilgi almak istiyorum. Hatırladığım kadarıyla Princeton ve Harvard geçmişin var…

 

EÇ: Evet. 1999’da Kadıköy Anadolu Lisesini bitirdim daha sonra oradan üniversite okumak için A.B.D.’ye gittim. 2003’de lisans derecemi Princeton Üniversitesi’nden ekonomi politik dalında aldım. Bir de yanında Orta Doğu çalışmaları alanında sertifika yaptım. Princeton’da “Türkiye’deki teknoloji politikalarının ekonomi politiği; yapısal ve kurumsal faktörlerin analizi” konulu bir tez çalışması yaptım. Sonra, Princeton’un hemen ardından, Harvard’da master programına başladım. Kalkınma iktisadı ve kamu yönetimi alanlarında, Uluslararası Kalkınma ve Kamu Yönetimi programından master derecemi 2005 yılında aldım. Bu, Dani Rodrik hocanın kurduğu ve yönetmekte olduğu program. Sonra kısa bir dönem Dünya Bankası’nda özel sektör geliştirme danışmanı olarak çalıştım. Ardından, 2005 yazında, yatırım ortamı değerlendirme projesi için Tepav’a danışman olarak geldim. O günden beri de Tepav’dayım…

 

NEA: Gidemedin yani…

 

EÇ: [Gülerek] Evet. Proje danışmanı olarak 2 aylığına gelmiştim. Sonra kaldım burada. Harvard’daki lisansüstü tezim, sanayi bölgeleri üstüneydi. Etiyopya’daki sanayi gelişimini ateşlemek için sanayi bölgelerinin nasıl bir işlevi olabilir, o konu üzerine yoğunlaşmıştım. Tepav’da da ilk başlarda yine bu alanlar üzerine araştırmalar yaparak başladım. Genel olarak da kümelenme konusu, sanayi bölgelerinin hem ekonomik gelişme içindeki rolleri, hem de şehir planlamasındaki rolleri ve daha genel olarak da sanayi politikası konusuyla ilgileniyorum. Tepav’ın bu alanlardaki projelerinde çalışıyorum. Bir de yine bununla alakalı, Filistin’de yürüttüğümüz Barış için Sanayi girişimi kapsamında Erez sanayi bölgesinin yeniden canlandırılması projesinde görev aldım; şimdi de Batı Şeria’da Tarkumya sanayi bölgesinin yeniden canlandırılması projesinde görev alıyorum. Kısacası rekabet gücü konusuyla alakalı muhtelif işlerle uğraşıyorum. Bir de Bilkent ve TOBB üniversitelerinde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak, kamu ekonomisi, analitik yazma ve vaka analizi konularında ders veriyorum.

 

Bu röportajın diğer bölümleri:

 

2. Tepav Ne Yapar?
3. Tepav ve TOBB Arasındaki İlişki Nedir?
4. Yapısal Reform Ne Demek? İkinci Nesil Reformlar Neler?
5. Sanayi Politikası Nasıl Belirleniyor?
6. Yatırım Ortamı Değerlendirmesi Neler Söylüyor?
7. Tepav’ın Filistin’de İşi Ne?
8. AKP Hükümeti Yapısal Reformlar Konusunda Ne Durumda?

Sonraki yazı »