Arşiv

  • Haziran 2024 (9)
  • Mayıs 2024 (16)
  • Nisan 2024 (15)
  • Mart 2024 (19)
  • Şubat 2024 (19)
  • Ocak 2024 (18)
  • Aralık 2023 (17)
  • Kasım 2023 (14)
  • Ekim 2023 (15)
  • Eylül 2023 (12)
  • Ağustos 2023 (21)
  • Temmuz 2023 (18)

    Saflık derecesi...

    Fatih Özatay, Dr.08 Şubat 2009 - Okunma Sayısı: 991

    İnsaf kardeşim. Sen gel o kadar yıl bürokraside çalış. Üstüne üstelik yıllardır Ankara'da otur, onun bürokrat havasını kokla, sonra da... Tövbe, estağfurullah...  
    'İnsaf kardeşim'deki 'kardeşim' bendeniz oluyor efendim. Hepinizden özür dilerim; son yazımda IMF ile anlaşmazlık konusunun ne olamayacağını anlatırken teknik nedenlere başvurmuşum. Ankara'da 'teknik' nedenlerin anlaşılır 'teknik nedenlerle' her zaman geçerli olmayabileceğini ıskalamışım. 'İnsaf kardeşim'deki 'insaf' kısmı bu nedenle yer alıyor.

    Anlaşmazlık konusunun orta vadeli mali kural olamayacağını belirtmiştim. Teknik nedeni de açıktı: Ekonomimizin 2009'daki küçülme hızını biraz olsun sınırlayabilmek için mali gevşeme gerekiyordu. Ama, bizim gibi ülkelerin bu türden mali gevşemeleri kazasız belasız yapabilmeleri, yani riskleri göğe sıçratmadan gerçekleştirebilmeleri ve dolayısıyla mali gevşemeden umulan büyümeyi artırıcı sonucu alabilmelerinin bir koşulu vardı: Bu gevşemenin kalıcı olmayacağını, geniş halk kitlelerinin sırtına kalıcı bir kamu borcu artışı olarak binmeyeceğini kanıtlamak için ileride bu gevşemeyi telafi edecek önlemleri de beraberinde açıklamaları gerekiyordu.

    Kısacası, 2009'da 'gevşet', 2010 ve 2011'de 'sık' uygulaması anlamına geliyordu mali kural. Tabii ki bu kadar basit değildi; bu 'sık' kısmının inandırıcı olması için bazı kurumsal düzenlemeleri de bünyesinde barındırıyordu mali kural uygulaması. Yeryüzünde çok sayıda ülkede de uygulanıyordu.

    Bendeniz 2011'in seçim yılı olduğunu atlamışım efendim. Dolayısıyla, 'akılcı (rasyonel)' çerçevede bakmaya çalışınca mali kuralın neden anlaşmazlık konusu olamayacağını anlamak bendeniz için pek de 'kolay' bir hale gelmiş. Oysa işin içine seçim ve seçim öncesinde oy kazandırdığı düşünülen uygulamalara gitme niyeti girince işler değişiyor elbette.

    Ben Ankara'da yaşayan, bürokraside de 'sürtmüş' bir kişiden beklenmemesi gereken 'saf'  tavrımı yine de sürdüreyim. İki yoldan: Birincisi, eğer (evet, hâlâ eğer) anlaşmazlık konusu gerçekten (evet, hâlâ gerçekten) bu ise, 'vay halimize'. Ömür boyu bu ülkede 'makro istikrar'dan söze edeceğiz anlamına geliyor bu. Başka bir ifadeyle, potansiyel büyüme hızımızı artırıcı ve doğal işsizlik oranımızı düşürücü ikincil nesil (mikro) reformlardan pek de söz edemeyeceğiz, tartışamayacağız demek oluyor. Ne sıkıntı verici, bıkkınlık getirici bir durum!

    İkinci olarak, son yazımdaki anlaşmazlık konusu olabilecek ve eğer öyleyse de müzakerelerde sıkı durmamız gerektiğini söylediğim konuya döneyim. IMF'den gelecek paranın nasıl kullanılacağı sorunu bu. Gelen para genellikle ya Hazine'nin kullanımı için Hazine'nin Merkez Bankası'ndaki hesabına, ya da doğrudan Merkez Bankası'nın kullanımına geliyor. Sonuçta kamu kesiminin dış borç geri ödemelerine gidiyor bu para. Eğer Merkez Bankası'na doğrudan gelirse, Merkez Bankası'nın yapacağı bazı işlemlerle (mesela döviz cinsi zorunlu karşılıkları serbest bırakarak) kısmen bankacılık sektörüne de aktarılabiliyor.

    Bankacılık sektörüne aktarmak, Hazine hesabına gelen parayı döviz cinsi iç borcun erken ödenmesinde kullanarak da mümkün. Bu teknik ayrıntılar bir tarafa, IMF'den gelecek para, birincisi ve öncelikle kamunun dış borç geri ödemesinde kullanılacak. İkinci olarak da bankacılık sektörüne bir miktar likidite aktarmak için yararlı olabilecek. Oysa artık herkes biliyor ki 2009 için asıl sorun şirketler kesiminin ödenmesi gelen dış borçlarında. Bunların tutarı yüksek, ama küresel piyasalardan yapılabilecek borçlan miktarı ise çok sınırlı. Şirketlerimizin küçülmesini ve işten çıkarılan çalışan sayısını sınırlamak istiyorsak, IMF'den gelecek bu kaynağı şirketlere de aktarabilecek bir mekanizma tasarlamamız gerekiyor.

    Bendeniz, IMF ile anlaşmazlık konularından birisinin bu olabileceğini düşünmüştüm. Zira bu tür mekanizmalar geleneksel IMF anlaşmalarında pek yer almıyor, oysa normal bir zamanda değiliz, olağandışı önlemlere gereksinim var. Bu mekanizma da olağandışı önlemler arasında yer alıyor.

    Hatırlarsanız aylar önce, IMF gündemde yokken, yurtdışında çalışanların Merkez Bankası'nda tuttukları döviz cinsi mevduatların bu iş için kullanılabileceğini ifade etmiştim. Öncelikli olarak da bu parayı (o zaman 14 milyar dolar kadardı) kredi garantisi veren yeni kurulacak bir fona aktarmayı önermiştim. Sonra bu öneri, bu mevduatların beraberlerindeki yükümlülüklerle birlikte bankacılık sektörüne aktarılmasına, daha sonra da Merkez Bankası'ndan reeskont kredisi açılmasında kullanılmasına çevrilmişti.

    Bu farklı biçimlerin birbirlerine göre zayıf ve kuvvetli tarafları var. Ama önemli olan nokta şu: IMF'den gelecek para (gelirse tabii) bu önerilerin bu biçimlerinden birinin ya da başka bir biçiminin hayata geçirilmesini kolaylaştırıyor. Bu nedenle anlaşmazlık konusu buysa, şirketlerimizin bu sorununu iyi anlatalım, IMF ile bu mekanizmanın oluşturulması hakkında sıkı pazarlık yapalım diyesiydim. Meramım buydu efendim

    Bu yazı 08.02.2009 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

    Etiketler:
    Yazdır