Arşiv

  • Haziran 2020 (3)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)

    Etiketler

    Şimdi bu seçim sonucundan mutlaka bir reform süreci çıkar mı?

    Güven Sak, Dr.05 Kasım 2015 - Okunma Sayısı: 1811

    7 Haziran seçimlerinden 1 Kasım’a, parlamento aritmetiği kapsamlı bir biçimde değişti. Koalisyon ihtimallerinden tek parti iktidarına, bir nevi başladığımız noktaya geri döndük. Şimdi etrafta gördüğüm yorumlar hep yeni hükümetin 2007 yılından beri kaybolan reform ateşini nasıl yeniden yakacağı ve bir yeni çağın başlayacağı varsayımı üzerine bina ediliyor. Gördüğüm, izlediğim  analizlerde, 2007 yılından beri ortadan kaybolan reform sürecinin nasıl olsa yeniden canlandırılacağı hadisesi tartışılmaz bir veri olarak kabul ediliyor. Öyle mi? Bu seçim sonucundan ille de yeni bir reform süreci çıkmaz. Ama ben çıkabileceğini düşünüyorum. Gelin anlatayım.

    Nereden çıkıyor bu tartışılmaz reform seçeneği varsayımı? İsterseniz oradan başlayayım. Benim anladığım şöyle: “2002 yılında AKP ilk iktidara geldiğinde Türkiye büyük zorluklar içindeydi ve yeni iktidar, yeni bir reform süreci başlatmıştı. Şimdi yine Türkiye büyük zorluklar içinde ve yine aynı AKP bir seçim zaferi ile iktidara geldi. O gün nasıl reform süreci başlatarak çıkış yolunu açtıysa bugün de öyle yapar.” Mealen benim ortada gördüğüm bakış açısı böyle bir şey. Burada neyi unutuyoruz? 2002-2007 arasında Türkiye’yi kimler yönettiyse, 2008-2015 arasında da aynı kadrolar yönetti. Peki şimdi neyin değiştiğini düşünüyoruz? Neden 2008-2015 değil de 2002-2007 ruhunun hakim olacağı bir dönem bekliyoruz? Sahi, neden?

    2002’den 2015 seçim zaferine geçen sürede değişen nedir? Ben 2002 ile 2015 arasında seçmen duyguları açısından ortada önemli bir fark olduğu kanaatindeyim. Dün değişimi getiren temel faktör, seçmenin gelecekten umutlu olmasıydı. Şimdi ise seçmenin gelecek endişesi, gelecek korkusu belirleyici oldu. Dün “ormanda iki yol vardı, ben hiç gidilmemiş olanını seçtim.” diyecek cesareti vardı seçmenin. Oysa bu kez tehlike anında korkuyla bildik bir kapıda toplanma eğilimi görüyorum ben. Dün AKP’ye oy veren, oy vermeyen herkes yeni bir başlangıç yaptığımızı düşünüyordu. Şimdi rivayet muhtelif. Peki, şimdi buradan güçlü bir reform süreci çıkar mı? İlle de çıkar diyemeyiz ama ben çıkabileceği kanaatindeyim.

    Önce reform sürecini bir tanımlayayım, müsaadenizle. Burada reform sürecinden kasıt demokratikleşme sürecinin önünü açmak, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek, iç barışı yeniden kurmak, yüksek teknolojili ihracatın önünü açmak, özel kesim yatırımlarının artmasını sağlayacak yatırım ortamını oluşturmak esasen.  Bunu tehlike algısı ile bildik bir kapıda toplanma eğiliminde olan, ne yapması gerektiğine dair direktif ve korunma bekleyen bir seçmen kitlesi ile nasıl yaparsınız? Normal şartlarda zor yaparsınız. Peki, ben neden yine de iyimserim?

    Gayet basit bir nedenle. Artık denizin bittiği yerdeyiz de onun için. Ortada reform yolu dışında refah artıracak, Türkiye’yi zenginleştirebilecek, gelecek endişelerini izale edecek fazla bir seçenek görünmüyor. Özellikle 4 yıllık bir perspektifle bakarsanız bu kesinlikle böyle. Ben bunun Türkiye gibi seçim sandığının işlevini yerine getirdiği bir ülke için bir şans olduğunu düşünüyorum. Bir nevi, bizi buraya getiren merdivenle yine buradan çıkabiliriz.

    Artan fırtınayla gelecekten korkanama zenginleşmek ve mutlu olmak isteyen seçmenler için iki şey yapabilirsiniz: Ya ülkeyi dışarıya kapatır, içeride onlar için bir cennet yaratmaya çalışırsınız; ya da küreselleşme sürecini derinleştirerek ülkenizin gelen fırtınadan hem korunması hem de o ortamda en çok faydayı sağlaması için tedbir alırsınız.

    Kuzey Kore’de Kim İl-sung dışa kapanıp içeride bir cennet yaratmaya çalıştı. İyi niyetliydi. Doğru yaptığını düşünüyordu. Güney Kore ise düzenli bir biçimde reform yaparak küreselleşme sürecinin bir parçası oldu. Doğru yaptı. Her ikisinin de sonuçlarını görüyoruz. Biri fakir insanların yaşadığı bir diktatörlük, öteki ise zengin insanların yaşadığı bir demokrasi oldu. Halbuki Çin atasözü en başından beri vardı: “Rüzgar esmeye başlayınca bazıları duvar örer, bazıları ise yel değirmeni inşa eder.” Yol en başından beri belliydi.

    Şimdi seçimden Türkiye’ye geçeyim ve bir tespit yapayım. Ben Türkiye’nin ilk kez küreselleşmenin nasıl bir şey olduğunu anlamaya başladığını düşünüyorum. Biz bugüne kadar dışa açılma deyince, dışarıya mal satmayı ve dışarının tasarruflarını buraya getirerek imkanlarının üzerinde yaşamayı anlardık. Böyle olmadığını bugünlerde sertleşen küreselleşme rüzgarları ile anlamaya başladık. Artık dışarıya mal satmanın zorlaştığı, içeriye yabancı tasarrufların değil bol miktarda yabancı bir dil konuşan göçmenin geldiği, küresel terörün sağda solda bomba patlattığı bir yeni aşamaya geldik. Korkumuzun ve korunma ihtiyacımızın hepsi değilse bile birazı da buradan geliyor doğrusu.

    Peki, ne yapabiliriz? Yel değirmenlerini nereye inşa edebiliriz?

    Bundan birkaç yıl önce Avrupa Komisyonu, Türkiye ile pozitif gündem oluşturmak için Ankara’da dolaşmaya başlamıştı. Doğrusu ya, Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci dışında öyle ortak bir gündem maddesi bulamamıştık. Halbuki bugün Suriyeli göçmenler meselesi var. Türkiye ve Avrupa Birliği, Türkiye’nin üyelik sürecini içermeyen, tamamen teknik bir konuda ortak bir çalışma yürütebilir. Aradığımız pozitif gündem, bugün ayağımıza geldi aslında. Ama ben Türkiye’de bir Merkel Planı tartışması görmüyorum. Bir kapı kapandığında açılan diğer kapıyı fark edememek trajik bir durum esasen.

    Halbuki, bizim, Türkiye’de küreselleşme sürecine uyum sağlamak için başlatılacak bir reform hamlesinin, seçmen açısından en az maliyetli yolunun Avrupa Birliği üyelik süreci olduğunu daha iyi idrak etmemiz gerekiyor. Türkiye’nin reform süreci, Avrupa Birliği üyelik sürecidir. Unutmuştuk. Hatırlayalım. Kamu idaresi, yargı, eğitim, hatta maliye politikası reformunun da yol haritası Avrupa Birliği üyelik süreci içinde zaten mevcuttur. Dün Avrupalı partnerlerimiz, kendi meseleleri nedeniyle Türkiye ile konuşacak konu bulamıyorlardı. Halbuki şimdi ortak bir meselemiz var. Bu büyük bir fırsattır.

    Birincisi, kapılarımızı dışa kapatıp nevi şahsına münhasır, bir nevi Türk tipi bir ülke inşa ettiğimizde, Türkiye’nin bu refah seviyesini koruyabilme şansımız yok. İkincisi, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolu, Türkiye’nin küreselleşme sürecine en az maliyetle intibakı için elzemdir. Üçüncüsü, Suriye krizi, Türkiye’nin Avrupa Birliği reformu yolunu hızlandırmak için önemli bir imkandır.

    Ben bu duygu ve düşüncelerle bugünlerin kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu düşünüyorum. İşte bu üç nedenle de iyimserim doğrusu.

    Bu köşe yazısı 05.11.2015 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır