Arşiv

  • Ağustos 2019 (6)
  • Temmuz 2019 (11)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)

    Etiketler

    İlk 100 gün programı fikri bana neden pek doğru geliyor?

    Güven Sak, Dr.09 Kasım 2015 - Okunma Sayısı: 1825

    1 Kasım seçimleri sona erdi. Şimdi artık bir süredir acil cevap bekleyen meselelerimize odaklanmaya başlamamız gerekiyor. Ben, yeni hükümetin kurulması için yürütülen çalışmalar çerçevesinde gündeme geldiği söylenen ilk 100 gün programı fikrini son derece doğru buluyorum. Bugünün konusu bu olsun. İlk 100 gün programı fikri bana neden doğru geliyor? İlk soru bu. Bir de ikincisi var elbette: Peki, işe böyle başlamak, başarının garantisi midir? El cevap: Hayır. Nedir? Zarf kadar mazruf da önemlidir. Bu da olsun üçüncü nokta. Gelin kafamdakileri bir anlatayım.

    Baştan başlayayım. 1 Kasım seçimleri ile birlikte iktidar değişmedi. 2011 yılındaki genel seçimlerde 21 milyonu aşkın oy alan AKP, 1 Kasım 2015’teki seçim tekrarında 23 milyondan fazla oy alarak tek başına iktidarını korudu. Halbuki 7 Haziran 2015’teki seçimlerde 18 milyonu ancak aşabilmişti. Bu seçim sonuçlarına göre, millet, 2002 yılından beri Türkiye’yi yöneten siyasi heyetin görev süresini 2019 yılına kadar uzatmış oldu. Nedir? Seçimler yeni bir “siyasi hikaye” getirmedi. Seçimin kendisi yeni bir siyasi hikaye getirmiyorsa siyasetçilerin, yerli ve yabancı yatırımcılara ortada eskisine benzemeyen yeni bir durum olduğunu göstermesi gerekir. Ben ilk 100 gün programı meselesine işte bu düşüncelerle bakıyorum doğrusu. Bu ilk nokta.

    İkinci noktaya gelerek konuyu biraz daha somutlamak isterim. 2002’den 2015’e giden süreci iktisadi büyüme açısından ikiye ayırmak gerekiyor. İsterseniz ilk grafiğe de bakabilirsiniz burada. 2002-2007 döneminde, Türkiye’nin yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 6,8’di. 2008-2015 döneminde ise bu oran yüzde 3,3’e geriledi. Ne oldu? Türkiye küresel iktisadi krizden son derece olumsuz bir biçimde etkilendi. Yıllık ortalama büyüme hızımız neredeyse yarı yarıya azaldı.

    1 numaralı grafikte, büyüme oranlarını gösteren çubukların yanı sıra, her yıl için birer de kırmızı nokta var. İşte o kırmızı nokta, büyümenin volatilitesini, oynaklığını gösteriyor. Yıllık büyüme oranı, o dönemin yıllık ortalamasının etrafında her yıl çok oynuyorsa, bir azalıp bir artıyorsa volatilite katsayısı yüksek oluyor. 2008-2015 döneminde, 2002-2007 dönemine göre, volatilite katsayısı neredeyse 3 kat artıyor. Ne oluyor? AKP iktidarının küresel krize rastlayan ikinci döneminde büyüme oranı, ilk döneme göre yarı yarıya azalmakla kalmıyor; hesap yapmak için, yıllık büyüme oranını öngörebilmek de mümkün olmuyor. Nedir? Türkiye’de yatırım ortamını zehirleyen, yatırım ufkunu hem daraltıp hem de kısaltan faktörlerden biri doğrudan makro iktisadi göstergelerdeki istikrarsızlıktır. Şimdi yeni dönemin böyle olmayacağını gösterecek bir yeni başlangıç yapmaya ihtiyaç vardır. Ortada yeni bir durum yoksa kısa vadede yerli ve yabancı yatırımcıları ikna etmek mümkün değildir. Bu çerçevede, ilk 100 gün programı fikri bana pek manalı geliyor doğrusu.

    Geleyim üçüncü noktaya. Yine 1 numaralı grafiğe bakın şimdi. 2008-2015 döneminden 2012-2015 dönemini ayırıp bakarsanız, Türkiye’nin kırması gereken yeni eğilimi daha iyi görebilirsiniz. 2008-2015 döneminin bütününe göre, 2012-2015 döneminde büyüme oranı yüzde 3,3’ten yüzde 3’e geriliyor. Ama daha önemlisi, volatilite katsayısı da yıllık ortalamanın altına iniyor. Ne oluyor? Eğer tedbir alınmazsa Türkiye ekonomisinin istikrarlı bir biçimde yavaş büyüyeceği bir döneme giriyoruz artık. Geçenlerde yüksek cari işlemler açığı ve düşük büyüme vadisine hoş geldiniz dediğim işte tam da buydu. Türkiye’nin kırması gereken algı işte tam da burada yatıyor. Neden?

    Hiçbir banka, büyüme oranı istikrarlı bir biçimde azalan ve düşük kalan bir ülkede şirketlerin ek risklerini üstlenmek istemez. Herkes böyle bir ülkede ek risk üstlenmekten kaçınır. Azalan cari işlemler açığını bile finanse etmek zorlaşır. Şimdi yeni hükümetimizin, ortada dünden farklı bir yenilik olduğunu göstermek için bir ilk 100 gün programı hazırlamasının ben bu çerçevede son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

    Peki, başarı için ne yapmak gerekir?

    Daha önce söyledim, yeni bir dönemin başladığına dair algıyı güçlendirmek gerekir. İlk 100 gün programı bu çerçevede, yatırımcıların algılarını yönetmek için doğru bir başlangıç noktasıdır. Ama yetmez. Bu yeni dönemde ne yapılacağı da son derece önemlidir. Ben ülkelere kredibilite notu veren Moody’s’in bu haftaki açıklamasını yine bu çerçevede önemli buluyorum doğrusu. Ne dediler? “Ne yapılacağı, kimlerin ekonomi yönetiminde olacağından daha önemlidir.”

    Böyle bakıldığında nedir Türkiye’nin problemi? Gayet basit. Geçenlerde Bloomberg’in bir haberinde yayımlanan grafikler her şeyi özetliyordu. Önce bu grafiklere bir bakın dilerseniz. Ne görüyoruz? Türkiye cari işlemler açığının yüksekliği nedeniyle sorunlu ülkeler arasında şampiyon konumundadır. Bu bir. Kısa vadeli borçların merkez bankası rezervlerine oranı açısından ise şampiyonlar şampiyonu konumundadır. Bu iki. Düşük büyüme oranı, bu göstergelerin içerdiği risklerin dev aynasında izlenmesine neden olmaktadır. Bu da üç.

    Amerikan Merkez Bankası’nın faiz artırımı hızla yaklaşırken, Türkiye’nin daha büyük bir hız ve kıvrak bir u-dönüşüyle kendisine yeni bir rota çizdiğini dosta düşmana acilen göstermesi gerekmektedir. Zarf kadar mazrufun da önemli olduğu bir sürecin içindeyiz bugünlerde. O nedenle ilk 100 gün yetmez, ilk 100 gün programının daha önce açıklanan dönüşüm programlarına nasıl bağlanacağı, hatta dönüşüm programlarını nasıl hareketlendireceği üzerinde de dikkatle durmak gerekir.

    Çok mu zordur? Hayır.

    Şekil 1: Dönemler itibarıyla ortalama büyüme oranları ve volatilite (1970-2015*)

    *IMF tahmini

    Kaynak: IMF, Dünya Bankası, TEPAV hesaplamaları

     

    Şekil 2: Cari hesap dengesi (% GSYİH)

    Şekil 3: Kısa vadeli borçların merkez bankası rezervleri içindeki payı (%)

     

    Bu köşe yazısı 09.11.2015 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.