Arşiv

  • Kasım 2020 (13)
  • Ekim 2020 (13)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)

    Nedir bu Paris’teki COP21 toplantısı?

    Güven Sak, Dr.01 Aralık 2015 - Okunma Sayısı: 1639

    Ben 2014 yılında Pekin’deyken gökyüzü mavi, hava pırıl pırıl ve güneşliydi. Etrafta hafif bir esinti vardı. Trafik pek rahattı. Tahmin edersiniz ki o havada Çin Seddi’nde dolaşmak büyük bir zevkti. Geçenlerde bir Çinli dostuma Pekin izlenimlerimi anlatıyordum. “Ya evet” dedi nazik bir biçimde, “biz ona Pekin’de APEC mavisi diyoruz.” Haklıydı. Ben Pekin’deyken orada APEC Zirvesi toplanmıştı. Geçenlerdeki G20 Antalya Zirvesi’nin Asya ve Pasifik için olanı. Toplantı dumanlı bir havada geçmesin, her gelen Pekin’i pek bir sevsin diye kamu daireleri kapatılmış, çalışanlara izin verilmiş, fabrikalar durdurulmuş, kente girişlerde tek-çift plaka uygulamasına geçilmişti. Yoksa Pekin’de değil mavi gökyüzü görmek, caddenin karşısındaki binanın siluetini seçebilmek bile mümkün olmazmış. Ben, ilk o vakit, beşeri aktiviteyi tatil edince iklimin değişebildiğini somut olarak gördüm. Hem de hemen. Anladığım o ki Çinliler artık gökyüzünün alıştığımız maviliğine APEC mavisi demek istemiyorlar. Hızlı kalkınmanın getirdiği bu negatif yan etkiyi kontrol etmek istiyorlar. Herkes iyi niyetli velakin ortada ne yapılması gerektiği konusunda bir mutabakat yok. Nedir mesele?

    30 Kasım’da Paris’te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 21. Taraflar Konferansı (COP 21) başladı. G20 Zirvesi’nden hemen sonra, bu kez 140 ülkenin liderleri Paris’te bir araya geliyor. Neden? Bu sözleşmenin bir parçası olarak 1998 yılında imzaya açılan ve ancak 2005 yılında yürürlüğe girebilen Kyoto Protokolü’nün yerini alacak bir yeni anlaşma metni bekleniyor. Amaç nedir? Gayet basit. Küresel ısınmayı, iklim değişikliğinin geri dönülemez etkileri için eşik değer kabul edilen 20C’nin altında tutabilmek. Bu hedefe ulaşmak için sanayi devriminden bu yana hızı artarak devam eden insan kaynaklı sera gazı salımlarını azaltmak ve hatta karbon nötr bir dünyaya geçebilmek için çığır açıcı bir düzenleme yapabilmek. Olur mu? Daha bilmiyoruz. Bildiğimiz, G20 Antalya Zirvesi’nden bu konuda çığır açıcı bir ses çıkmadığı. G20 Antalya Zirvesi’nde pek çok konuda mesafe alındı ama bu konuda milim ilerlenmedi. Yıllardır söylenegelen temenniler yine tekrarlandı.

    Peki, nedir bu sera gazı salımları ile iklim değişikliği arasındaki ilişki? Güneş dünyamızı kalubeladan beri hep aynı biçimde ısıtıyor. Güneş ışınları atmosferden geçerken, normal şartlar altında, bir değişime filan uğramıyorlardı milyonlarca yıl boyunca. Ama sanayi devriminden sonra, beşeri aktivite nedeniyle atmosferde sera gazı salımlarından kaynaklanan bir birikim olmaya başladı. Bu sera gazlarının  ısı tutucu etkisi nedeniyle dünyaya düşen, ısısı kalubeladan beri aynı olan güneş ışınları dünyamızı gitgide daha fazla ısıtıyor. Bunu da artık herkes kabul ediyor. Bu ilk nokta.

    Geleyim ikinci noktaya. Vaziyet böyle olunca ortaya iki yol çıkıyor. Ya bu küresel ısınmayı sınırlandırmak ve sera gazı salımlarını azaltmak için tedbirler alacağız ya da vur patlasın çal oynasın yaşamaya devam edip  hadisenin sonucuna katlanacağız ve maviye APEC mavisi demeye alışacağız.

    Peki, sorun nerede? Dünya bu soruna çözüm bulmaya çalışırken işler bildiğimiz şekliyle devam ediyor, sera gazı salımları artıyor. İklim değişikliğinin geri dönülemez eşiğine doğru hızla ilerlenirken vakit daralıyor. O nedenle, COP 21’de sürece acil müdahale etmek hedefleniyor. Bir yandan sera gazı salımlarını azaltmak için diğer taraftan da iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak için tedbir alınması gerekiyor. Sorun nedir? Herkes dünyayı kurtarmak istiyor ama ortada bir kolektif eylem problemi var. Kimse atılacak adımın maliyetini üstlenmek istemiyor. Açık ki artan büyüme oranı, sera gazı salımlarını da doğrudan artırıyor. Enerji portföyünün ve sanayi altyapısının değişmediği bir ortamda salımı azaltmak demek daha az büyümeye razı olmak demek. Dönüşüm ise kısa vadede elbette maliyetli. Kimse bunu yapmak istemiyor. Kısa vadeli getirilere alışılmış bir ortamda da, iklim değişikliği ile mücadelenin orta vadedeki getirileri herkes için çok uzak, belirsiz bir gelecekte kalıyor. O vakit de dünyanın ısısındaki artışı 2100 yılına kadar +2 derece ile sınırlandırmak konusunda somut adım çıkmıyor.

    Peki, çözüm hiç mi yok? Ulus devlet bize engel mi? Hayır. Çıkarları uyuşturan bir anlaşma zemini aslında var. Teknolojik değişim bize yol gösteriyor. Yakında oraya da gelirim.

    Bu köşe yazısı 01.12.2015 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır