Arşiv

  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)
  • Haziran 2019 (12)

    Etiketler

    Faiz negatif ama gelin bakın hala tık yok

    Güven Sak, Dr.21 Nisan 2016 - Okunma Sayısı: 2159

    Büyük finansal krizden bu yana sekiz yıl geçti. Dünya ekonomisinin yeni normalini hala bekliyoruz. Geçen hafta IMF, Dünya Ekonomik Görünümü Raporunun Nisan 2016 sayısını yayımladı. Bu yeni sayıda, Ocak 2016’da güncellenen 2016 yılı büyüme tahminlerinin aşağıya doğru revize edildiğini gördük. Daha doğrusu, Avrupa’nın ve Amerika’nın büyüme tahminleri aşağıya çekilirken Türkiye’nin ve Çin’in büyüme tahminleri yukarıya doğru revize edildi. Bu arada Türkiye için hala uzun dönem ortalamasının altında bir rakamdan bahsediyoruz.

    Sekiz yıl bitti. Ortada hala kansız cansız bir büyüme süreci var. Meşrebinize göre bakabilirsiniz doğrusu. Üç elbette ikiden daha iyidir ama işte o kadar iyidir. Neticede ortada hala tempolu, kanlı canlı bir büyüme süreci yok. Bu nedir? Bir taraftan faiz negatif, öte taraftan sağlıklı bir büyümeyi finanse edecek kaynak yok. Faiz yerlerde sürünürken yüksek risk algısı hareketi engelliyor. Bir tarafta altyapı yatırımları ihtiyacı, ötede negatif faiz ve kimse kaynakların bir taraftan ötekine nasıl aktarılacağını bilmiyor. G20 çerçevesinde üç yıldır tartışılıyor altyapı yatırımlarının canlandırılması. Ses var ama henüz görüntü yok. Ben bu kadar çok sıra dışı ve yeni demenin ya da yeni normal arayışına girmenin, bizi normal olanı yapmaktan alıkoyduğunu ve konvansiyonel olandan uzaklaştırdığını düşünmeye başladım bugünlerde. Gelin bakın nasıl düşünüyorum.

    İsterseniz G20’den başlayayım. G20, 2008 yılında küresel kriz başlayınca liderler seviyesinde bir zirve toplantısı haline geldi. Küresel krizi o sayede başarıyla yendik. Etkilerini sınırlandırdık. 2014 yılında G20, Brisbane Zirvesi ile küresel büyümenin canlandırılması için gereken politika işbirliğine odaklandı. Ülkelerin büyüme stratejileri o vakit gündeme geldi. Sonra 2015 yılında Antalya Zirvesi’nde ülkelerin yatırım stratejileri dokümanı ortaya çıktı. 2016 Hangzhou Zirvesi’nde büyüme ve yatırım stratejileri birlikte ele alınır ve 2014’te konulan yüzde 2’lik ek büyüme hedefi gözden geçirilir diye düşünürken şimdi bir de “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SDG) için Ulusal Eylem Programları” konusu ortaya çıktı. SDG elbette önemli ama ortada çok fazla strateji olmaya başladı doğrusu. Bu birincisi.

    İkincisi, ülke büyüme stratejileri ortaya çıktığında bunları gerçekleştirmek için yapılması gerekenler üç ana başlıkta toplanıyordu: para politikası araçları, maliye politikası araçları ve yapısal tedbirler. Yapısal tedbirler başlığı altında işgücü piyasası reformları ve serbestleşme adımları vardı doğrusu. Hatta ülkelerin bir dizi taahhüdü de vardı yapısal reformlar konusunda. Sonra 2015 Antalya Zirvesi sırasında yapısal reformlar konusunda bir “Hesap Verebilirlik Raporu” (Accountability Report) yayımlandı. Ne oldu? Ortada artı yüzde 2 büyüme hedefi için verilmiş 1000 kadar taahhüt vardı ve gerçekleşme ilk yılda yüzde 50’nin altında kalıyordu. Politikacılar yapısal tedbirleri tutamadılar. Aynı dönemde serbest ticaret ile ilgili negatif düzenlemeler bile yapıldı. Trump ve Sanders gibi düşünen liderler hep çoğunluğu oluşturdu. Neden? Ekonomi küreselleşirken siyaset yerel kaldı. Büyüme sürecinin önünü açmak için yapısal tedbir alınamadı; maliye politikası alanı zaten dardı. Orası da sürece pek katkı sağlayamadı. Sonunda büyüme için bir tek para politikası kaldı. Onun kısıtlarını da yaşayarak gördük. Faiz negatife döndü ama büyüme sürecinden hala bir tık duyamadık doğrusu.

    Şimdi geleyim üçüncüsüne. Para politikası tek araç olunca önce sıra dışı (unconventional) para politikası kavramına alıştık son iki yılda. Öyle ki şimdilerde sıra dışı para politikası bile olağanlaşınca millet, hakikaten sıra dışı “sıra dışı para politikası”nı (unconventional unconventional monetary policy) tartışmaya başladı. Ben bu kadar sıra dışılığın kafa karıştırıcı ve belirsizliği artırıcı olduğu kanaatindeyim. Bugün hiç kimse alıştığı, bildiği sıradan işi eskisi gibi şevkle yapmak istemiyor. Bu dönem, sıradan olanın daha riskli olduğu bir yeni dönem oldu. Bunun üzerine bir de yoğun bir “yeni sanayi devrimi” sosu eklendi. Elbette dünya değişiyor. Elbette teknolojik dönüşüm dünyamızı değiştiriyor. Elbette bu yeni devrime en çabuk intibak edenler daha çok kazanacak. Ama hala bir dizi sıradan işin, bildiğimiz sıradan biçimde de yapılması gerekecek. En azından daha uzun bir süre bildiğimiz işleri de yapmaya devam edeceğiz. Ama herkes sıra dışı bir şeylerden bahsedince insanlar, “bir şey kaçırır mıyım?” endişesiyle sıradan olan işleri yapmak istemiyor gibi geliyor bana. Büyüme sürecindeki bu kansız cansız havada, doğrusu ya, biraz da bu sıra dışılık, olağanüstülük, yenilik tartışmasının katkısı var gibi. Karl Marx, bu tür dönemlerde “katı olan her şeyin buharlaştığını” söylerdi. Böyle dönemlerde likitte kalmanın öneminin altını çizerdi. Bana sorarsanız bu iletişim çağında çok fazla sıra dışılık muhabbeti sıradan işleri yapmamızı zorlaştırıyor, büyümeyi geciktiriyor. .

    Peki, bu iş nereye gider?

    Ekonominin küreselleştiği bir dünyada, yerel siyaset filan olmaz. Olursa dünya, “Açlık Oyunları” dünyası gibi olur. Dünyanın ihtiyacı, bir yeni yönetişim mekanizmasıdır. G20 başlangıç noktası olarak son derece elverişlidir.

    Bu köşe yazısı 21.04.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır