Arşiv

  • Temmuz 2019 (6)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)

    Etiketler

    Bireysel emekliliğe otomatik katılım

    Fatih Özatay, Dr.22 Haziran 2016 - Okunma Sayısı: 1576

    Reform yapmak zor iş. Alın mesela sosyal güvenlik reformunu. Reform yapılmadan neler yazıldı çizildi. “Mezarda emeklilik” kavramı o reforma direncin ne denli şiddetli olduğunu gösteriyordu. Oysa Türkiye’de bir dönem çalışanlar 40 yaş civarında emekli olabiliyorlardı. Emeklilik sistemi ise çalışanlardan kesilen paranın mevcut emeklilere paylaştırılmasına dayanıyordu. Yani, bir musluktan havuza su doluyor, başka bir musluktan ise havuzdaki su azaltılıyordu. Emekli yaşı çok düşük olunca, havuza akıtılan su azalırken, havuzdan çekilen su artıyordu. Sonuçta şöyle bir noktaya geldi sistem: Havuzdan çekilmesi gereken su, havuzdakinden kat ve kat fazla olunca; birincisi devlet bütçesinden havuza su akıtıldı (bütçe açıkları), ikincisi her emekliye havuzdan daha az su verildi (emekli maaşları düşük tutuldu). Sağlığa, eğitime, altyapıya gitmesi gereken kaynaklar insanlar 40 yaşında emekli olsunlar diye çarçur edildi. 2001 krizine giden yolda o çok düşük emeklilik yaşının da önemli bir rolü vardı. Neyse ki tüm dirence karşın Türkiye o reformu yaptı.

    Şu sıralarda başka bir reform hazırlığı var: “Çalışanların bireysel emeklilik sistemine otomatik katılımı” olarak biliniyor. Baktığım pencereden bu reformu şöyle görüyorum:

    1) Türkiye’nin tasarrufları çok düşük düzeyde. Gelişmekte olan ülkelerin tasarruflarının milli gelirlerine oranlarının ortalaması yüzde 33 civarında. Oysa Türkiye’de bu oran yüzde 15’in altında. Bizim gibi düşük tasarruf oranına sahip birkaç büyük gelişmekte olan ülke daha var ama zaten onların başları belada; mesela Brezilya.

    2) Düşük tasarruf düzeyimiz nedeniyle gelişmekte olan ülkelerin oldukça altında bir yatırım performansı tutturmak için bile dışarıdan borçlanmak zorunda kalıyoruz.

    3) Bu nedenle gelişmiş büyük ülkelerin finansal koşullarından çok etkileniyoruz. Mesela ABD Merkez Bankası faiz artırma sürecine girecek diye ürküyoruz çünkü o faiz artırmaya başlarsa bize daha az dış kaynak gelecek. Daha az yatırım daha az büyüme olacak Türkiye’de. Dışarıdaki dalgalanmalar burada çok fazla hissediliyor kısacası.

    4) Bu özet makro çerçeveden bakınca Türkiye’nin tasarruf oranını yükseltecek yollar araması hayati öneme sahip.

    5) Son yıllarda hanehalkının tasarrufları sürekli azaldı, kamunun ise azalmadı. Öyleyse yapılacaklardan biri çalışanların tasarruflarını artıracak yollar bulmak.

    6) Bunun sihirli bir formülü yok. Ama bireysel emeklilik sistemini yaygınlaştırmak bir çare olabilir (olur değil, olabilir).

    7) Psikoloji ve davranışsal iktisat alanındaki çalışmalar bize kişilerin kendi çıkarlarına uygun davranmayabileceklerini gösteriyor. Bu nedenle özellikle sağlık, eğitim ve emeklilik gibi alanlarda onların çıkarlarına olacak uygulamalarda “yol gösterici düzenlemeler” yapmak gerekebiliyor.

    8) “Yol gösterici düzenlemeden” kasıt, mesela, istemiyorlarsa sistemden çıkma hakkını vererek bireysel emeklilik sistemine otomatik katılım getirmek. Zira yine aynı çalışmalar gösteriyor ki, yeni bir düzenlemede iki seçenek varsa ve bunlardan birini otomatik olarak seçilmiş kabul edip diğerini isteğe bağlı olarak seçme hakkı veriyorsanız, otomatik tercih genellikle değiştirilmiyor. İnsanların emeklilikleri için bir tarafa üç beş kuruş ayırmalarının çıkarlarına olacağı kabulünden hareket edilerek, bazı ülkeler bu tür otomatik katılımın olduğu ama çıkma hakkının da verildiği düzenlemeler yapmışlar.

    9) Tasarı netleşmedi; netleştikten sonra yukarıda belirilen temel ilkeye uyduğu ortaya çıkarsa, söz konusu reform çalışmasının doğru yolda gittiği ve çok önemli olduğu rahatlıkla söylenebilecek.

    10) Bu çerçeveye uyulsa bile reforma haklı olarak direnç oluşturacak önemli bir sorunun çözülmesi gerekiyor. Toplanan fonların çarçur edilmemesi mutlaka güvence altına alınmalı. Sonra da çalışanların böyle bir güvence olduğuna ikna edilmeleri gerekiyor. Farklı bir ifadeyle, belirgin kurallar olmalı ve bu kurallara uyulacağına çalışanlar ikna olmalı. Çünkü 1960’lardan bu yana öyle uygulamalar var ki o uygulamalar toplumun hafızasına kazınmış; kuşaktan kuşağa aktarılmış. Kısacası, “kural hâkimiyeti” yoksa ya da azsa tüm toplumun yararına olabilecek bu tür reformlara güven çok azalıyor; direnç oluşuyor.

    Bu köşe yazısı 22.06.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.