Arşiv

  • Mart 2019 (9)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)
  • Mayıs 2018 (22)
  • Nisan 2018 (22)

    Etiketler

    Kredi arzı mı kredi talebi mi?

    Fatih Özatay, Dr.30 Kasım 2016 - Okunma Sayısı: 4932

    Ekonomimizde mevcut durumun sürdürülebilir olmadığına dair çok sayıda emare var. “Sürdürülemez” derken, döviz kurundaki son artış ve sonrasında yaşanabilecekler nedeniyle ekonomimizin içine düşebileceği durumdan söz etmiyorum. Ya da 15 Temmuz felaketi sonrasında olan bitenle de ilgili değil sürdürülemezlik saptaması. Elbette hem 15 Temmuz’un hem de döviz kurundaki sıçramanın önemli olumsuz etkileri olacak ekonomimize. Ama “sürdürülemezlik” hali çok daha önceden başladı.

    Ekonomimizin tıkandığına dair bir başka güçlü kanıt işsizlik oranındaki gelişmeler. Özellikle küresel krizin merkez üssü olan ABD’deki işsizlik oranları ile karşılaştırıldığında durumumuzun olumsuzluğu daha belirginleşiyor. Küresel kriz, önce ABD’de patlak verdi, sonra dünyaya yayıldı. ABD uyguladığı politikalar sayesinde kriz patlak vermeden önceki işsizlik düzeyine düşürdü işsizlik oranını. Oysa Türkiye’de (15 Temmuz öncesindeki son veriyi dikkate alırsanız) işsizlik oranı küresel krizden önceki (2007 sonu) işsizlik oranından iki puan daha yüksek. Son yayınlanan veri dikkate alındığında ise aradaki fark iki puanın da üzerine çıkıyor.

    Dikkat ederseniz “ABD’de işsizlik oranı şu ama Türkiye’de bu” diye bir karşılaştırma yapmadım. Merak eden için belirteyim; şu anda ABD’deki işsizlik oranı bizdekinin yarısından da düşük. Ama önemli olan bu değil. Şu: Krizin merkez üssünde işsizlik oranı kriz öncesindeki düzeyine dönmüş durumda ve üstelik bu durum bir süredir devam ediyor.

    Oysa “başkasında çıkan” krizden “sadece” etkilenen Türkiye’de işsizlik oranı kriz öncesindeki düzeyini önemli ölçüde aşmış durumda. Üstelik hem 15 Temmuz darbe girişiminin hem de döviz kurundaki son sıçramanın tüketim ve yatırım harcamaları üzerine negatif etkileri oldu/ olacak. Bu nedenle işsizliğin daha da artması mümkün.

    2012-2016 dönemindeki ortalama milli gelir artışımız yüzde 3. Aynı dönemde özel sektörün yatırım harcamaları artmadı aksine bir miktar azaldı. Özellikle makine teçhizat yatırım harcamaları bayağı düştü. Böyle bir ekonominin işsizlik oranını düşürmesi mümkün değil. Türkiye’nin bir an önce tekrar yatırım yapılır bir ülke haline dönmesi gerekiyor. Peki de, nasıl? Özel yatırım harcamalarının GSYH içindeki payı yaklaşık yüzde 20 iken kamu yatırımlarının payı yüzde 4. Açık ki sadece kamu yatırımlarını artırarak işsizliği azaltacak bir büyüme oranını sağlamak mümkün değil. Nasıl artacak özel sektörün yatırım harcamaları?

    Hemen akla gelen çözüm, “teşvik verelim” ve de “kredi faizlerini düşürelim” oluyor. Keşke böyle kolay olsaydı. Mesela faiz meselesini ele alın. İki kısıt elinizi kolunuzu bağlıyor. Birincisi, bankaların kredi verebilmesi için kaynak bulmaları gerekiyor. Temel kaynakları mevduat. Faizleri düşürürken mevduat faizlerini de düşürüyorsunuz. Mevduat faizleri enflasyonun altına düşerse, nasıl mevduat artışı sağlayacaksınız da kredi genişlemesi olacak? Hadi, mevduata değil de dış borca yaslanarak kredi açsın bankalar. Ama zaten bu açıdan sınıra gelmiş durumda bankacılık sektörü; kredinin mevduat oranı 1.2’yi aşmış durumda. Kaldı ki şu anda dünyadaki gidişat, bizim gibi ülkelerin dış kaynak bulmakta zorlanacakları bir döneme girdiğimizi işaret ediyor. İkinci kısıt işte bu noktada devreye giriyor: Bizim gibi ülkelerde yurtiçi faizi sadece iç koşullar belirlemiyor. Özellikle ABD’nin faizi de önemli bir rol oynuyor. Orada faiz yükseliyorsa eninde sonunda bizim gibi ülkeler de faiz artırmak zorunda kalıyorlar.

    Öyle değil ama hadi bu kısıtlar o kadar önemli değil diyelim. Varsayalım ki faizleri düşürebildik. Ortalığı (daha fazla) karıştırmamak için bu düşüşün bir kısmını başka araçları kullanarak (zorunlu karşılık oranını düşürerek, bazı teşvikler vererek falan) sağladık diye de ek varsayım yapalım. Yatırımlar artar mı sizce? Bırakın 15 Temmuz sonrasını, 15 Temmuz öncesindeki ortam için düşünün bu sorunun yanıtını. Hani şu “Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik?” misali 2012-2016 döneminde yatırımlar neden artmadı o zaman? Ya da: Neden Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımlar hem Türkiye büyüklüğündeki bir ekonomiye göre hem de 2004- 2007 döneminde Türkiye’ye gelene göre çok düşük düzeyde?

    Yine aynı noktaya geliyoruz: Yatırım yapılabilir bir ortam oluşturmadan tatmin edici bir yatırım artışı sağlamak mümkün değil. Ya da şöyle de söylenebilir: Sorun kredi arzı ya da maliyeti değil, kredi talebinin olmaması.

    Bu köşe yazısı 30.11.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.