Arşiv

  • Temmuz 2020 (4)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)

    Etiketler

    Türkiye, neden yalnızca yakın ülkelere mal satabiliyor?

    Güven Sak, Dr.27 Mart 2017 - Okunma Sayısı: 3884

    Ben bugünlerde Türkiye’nin dış ticareti ile ilgili olarak TEPAV analistlerinin derlediği rakamlara bakıyorum. Doğrusu ya, bir örüntü görüyorum. Türkiye, Avrupa Birliği dönüşümü sayesinde yakın çevresine artık daha çok imalat sanayi ürünü satabiliyor. Ama ticaret menzili uzadıkça, uzaklardan gelenler bize mal satabilirken biz onlara satamıyoruz. Nedir? Türkiye’nin en çok dış ticaret açığı verdiği ülkeler listesinde uzak ülkelerin sayısı artıyor. Türk sanayiinin geleceğini tartışırken, ben, bu vakıa üzerinde dikkatle düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim doğrusu. Türkiye, neden sadece yakınındaki ülkelere mal satabiliyor? Neden uzaklara erişemiyor? Nedir bu, zenginleşme hayalimiz artık bir sınıra mı dayandı yoksa? Galiba evet.

    İsterseniz Tablo 1’den başlayalım. Tablo 1, Türkiye’nin en çok dış ticaret açığı verdiği ilk 15 ülkeyi gösteriyor. İlk tespiti hemen yapalım: Türkiye’nin en çok dış ticaret açığı verdiği ülkeler listesinde, uzak ülkelerin sayısı giderek artıyor. 1990 yılında, benim kilometre açısından uzaktadır diye saydığım dört ülke var: Japonya, Güney Afrika, Çin ve Güney Kore. Japonya en çok dış ticaret açığı verdiğimiz ikinci ülke o vakitlerde. Çin ve Güney Kore ise sırasıyla 14’üncü ve 15’inci sıradalar. 2000’lerin başında da resim aynı: En çok dış ticaret açığı verdiğimiz ilk 15 ülke içinde Japonya, Çin ve Güney Kore yine var. Japonya artık 5’inci, Çin 6’ncı, Güney Kore ise 8’inci sırada yer alıyor. 2016 yılına geldiğimizde ise Türkiye’nin en çok dış ticaret açığı verdiği ülkeler listesinde uzak ülke sayısı sekize yükseliyor. 2000 yılında üç iken, 2016 yılında sekiz oluyor uzaktaki ülkelerin sayısı. Çin, Japonya ve Güney Kore’ye 2000 yılında listede olmayan Hindistan,  Malezya, Vietnam, Tayvan ve Brezilya ekleniyor. İsterseniz bildik Amerika da yakın değil deyip onu da ekleyebilirsiniz listeye. O zaman ne oluyor? Listede uzaktaki ülkelerin sayısı dörtte birden neredeyse üçte ikiye çıkıyor. İlk tespiti yineleyelim: Türkiye, uzaklara mal satamıyor. Uzakların dış ticaret açığında önemi artıyor.

    Dikkatimizi çekmesi gereken ikinci örüntü, listede Güney Doğu Asya ülkelerinin giderek artan önemi olmalı sanırım. 1995 ve 2000’de ilk 15 listesinde Güney Doğu Asya’dan iki ülke varken bu sayı 2016 yılında altıya çıkıyor. Güney Doğu Asya’nın küresel bir üretim üssü olarak önemi arttıkça, Güney Doğu Asya’dan daha fazla mal alıyoruz. Ama oraya mal satamıyoruz. Uzakların herkes gibi bizim için de önemi artıyor ama biz orada yokuz. Bu değişim ne zaman oluyor? Son 15 yıl içinde. Türkiye, son 15 yıldır Güney Doğu Asya’da ve dolayısıyla dünyada olup biteni yakından takip edebilmiş gibi görünmüyor doğrusu bu rakamlara göre. Bu da bugünkü ikinci tespitim olsun.

    Ama aynı tabloda bir üçüncü örüntü daha var. Türkiye’nin en çok dış ticaret açığı verdiği ülkeler listesinde eskiden petrol üreticisi ülkeler daha çok yer alırdı. Buradaki tablo 1995 yılından başlıyor. Eskiye gitseniz daha da iyi görürsünüz. Burada esas itibariyle dört adet petrol üreticisi ülke var: Irak, Suudi Arabistan, Libya ve Rusya ya da o günkü adıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği. 2016 yılına geldiğimizde ikiye düşüyor petrol üreticisi ülkelerin sayısı: Rusya ve adı açıklanmayan gizli bir ülke. Eski listenin değişenleri aslında. Gizli ülkeden, 9 milyon dolarlık plastik ve 6,8 milyar dolarlık petrol, doğal gaz gibi mineral ürünleri alıyoruz ve hiçbir şey satmıyoruz hesapça. Türkiye’nin son 15 yıldır ihracatını Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerine doğru çeşitlendirme stratejisi tutmuş görünüyor doğrusu.

    Tablo 2, bu üçüncü noktanın altını çizebilmek için önem taşıyor. Nedir? Türkiye artık petrol aldığı ülkeler söz konusu olduğunda dış ticaret açığı vermiyor, dış ticaret fazlası veriyor. Tablo 2, Türkiye’nin 22 Arap ülkesine karşı dış ticaret dengesini gösteriyor. 1995-2000 arasında kümülatif olarak bakıldığında 1 milyar dolar civarında dış ticaret açığı verirken, 2012-2015 arasında 85 milyar dolar dış ticaret fazlası veriyor. Yıllar itibariyle bakarsanız, 22 Arap ülkesine olan ihracatımız 1995-2000 döneminde tek haneli rakamlardan oluşurken, 2005-2015 döneminde iki haneli rakamlara doğru yükseliyor. Türkiye’nin Arap ülkeleri ile ticaretinde dış ticaret fazlası vermesi, başlangıçtaki, uzak-yakın ayrımına da uygun düşüyor. Türkiye yakınındaki ülkelere imalat sanayi ürünü satabiliyor. Uzaktakilere satmakta zorlanıyor. Bu da olsun rakamlara dayalı üçüncü tespitim.

    Şimdi ortadaki bu vakıaya bakıp, buradan birkaç sonuç çıkartmak isterim. Birincisi, ithalatınızı uzaktaki bir ülke ile yaptığınızda, araya giren navlun gibi bir dizi taşımacılık maliyetine katlanıyorsunuz. Neden uzaktaki bir ülkeden mal alırsınız? İlk akla gelen elbette bir doğal kaynağa, petrol ya da madene ulaşmak olabilir. Ama Türkiye doğal kaynakları daha yakınlardan temin edebiliyor petrol söz konusu olduğunda. Türkiye uzaklardan herkesin üretebileceği sıradan malları alıyor. Neden? Ucuz diye elbette. Türkiye, Güney Doğu Asya ülkelerinden herkesin üretebileceği imalat sanayi ürünleri ithal ediyor. Ama benzer ürünleri onlara satamıyor. Onlar bir kanal üzerinden buraya mal getirip pazarlıyorlar, biz aynı kanalı kullanıp geriye bir mal gönderemiyoruz. Mal mı yok, beceri mi eksik, destek mi yok? Bunlar üzerinde düşünmemiz ve soru sormamız gereken ilk noktayı oluşturuyor.

    İkincisi, Türkiye, Güney Doğu Asya’ya imalat sanayi ürünü satamıyor ama bakın Arap ülkelerine satabiliyor. Yine yıllar itibariyle bakarsanız, 1995-2000’de yapamadığını özellikle 2005-2015 döneminde yapıyor. 22 Arap ülkesi ile dış ticareti açık verirken, fazla vermeye başlıyor. Nedir? Avrupa Birliği (AB) süreci olmasaydı böyle olmazdı. 1996 tarihli Gümrük Birliği süreci, 2002’den sonra IMF programları ile gelen makro istikrar ve seçimlerle gelen siyasi istikrar ile birleşince Türkiye düşük teknolojili bir sanayi ülkesinden orta teknolojili bir sanayi ülkesine dönüştü. Ben Arap ülkeleri ile dış ekonomik ilişkilerimizde dış ticaret fazlası vermeye başlamamızın, Türkiye’nin AB dönüşümü ile yakından alakalı olduğunu düşünüyorum doğrusu. Türkiye, bu sayede, özellikle son on yılda pazarlarını süratle çeşitlendirdi. En çok, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin ithalat pastasındaki payımızı artırdık. Rakamlar öyle söylüyor. Bu da üzerinde düşünmemiz gereken ikinci sonuç.

    Geleyim üçüncü çıkarımıma. Türkiye’nin zenginleşme hayali artık bir sınıra gelip dayanmış gibi duruyor. Ben en çok dış ticaret açığı verdiğimiz ülkeler listesindeki değişime bakınca bunu görüyorum. Türkiye 150 milyar dolarlık ihracata ulaşmak için yaptıklarını yapmaya devam ederek, 500 milyar dolarlık ihracat hacmine ulaşamaz. Aynı malları, aynı ülkelere, aynı şirketler eliyle satmaya devam ederek zenginleşmeye devam edemeyiz. Türkiye’nin artık geçmiş başarıları ile övünmeyi bırakıp bir an önce gelecekteki başarılarına odaklanması gerekiyor. Böyle bakınca, yapmamız gerekenleri yapmadığımız için değişen dünyada uzaklara mal satamıyoruz bana sorarsanız. Nedir bu yapamadığımız şeyler?

    Birincisi, biz daha havaleli mallar üretiyoruz. Yükte ağır, pahada hafif bir mal üretiyorsanız, o malı çok uzaklara satma ihtimaliniz zayıflıyor. Önce Çinliler, şimdi Vietnamlılar satabiliyor, biz beceremiyoruz. Pahalıya geliyor. İkincisi, Türkiye hala içinde küresel değer zinciri geçen bir ülke olamadı. İçinden küresel değer zinciri geçen ülke olmak, içinden petrol boru hattı geçen bir ülke olmaktan çok daha zor. Biz işte o zoru daha hala başaramadık.

    Türkiye’nin uzaklara mal satabilmesi için inovasyon konuşmaktan inovasyon yapmaya geçmesi gerekiyor. Onun da bir kolay, bir de zor yolu var. Kolay yolu AB sürecini yeniden işletmektir. Zor yolu ise tek başımıza kredibilite inşa etmeye ve imaj problemimizi çözmeye çalışmaktır. İlkinde zenginleşme hedefine erişme ihtimali, kervanın göçüp dağlar başında kalma ihtimalinden daha fazladır. İkinci yolda ise kervanın göçüp dağlar başında kalma ihtimali, zenginleşme hedefine erişme ihtimalinden fazladır.

    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, müjdeleyin, nefret ettirmeyin” öğüdünü bir kez daha hatırlatırım.

    Bu köşe yazısı 27.03.2017 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır