Arşiv

  • Temmuz 2020 (10)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)

    Etiketler

    Meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz

    Güven Sak, Dr.24 Nisan 2017 - Okunma Sayısı: 3253

    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), memleketin büyüme istatistiklerini 2016 yılında yeniledi. Milli gelir istatistiklerinin hesaplanma yöntemi değişti. Bana sorarsanız, değişikliği olabilecek en kötü zamanda yaptık. Derin bir siyasi belirsizliğe, bir de ekonomik belirsizlik unsuru ekledik. Hepimiz eski milli gelir serisinin hareketinin kendi işimizle olan bağlantısını az çok biliyorduk.  Şimdi artık bilmiyoruz.  Soru şudur: TÜİK bu değişikliği bu dönemde nasıl yapabildi? Bana sorarsanız, memlekette ekonomiden sorumlu güçlü bir bakan olmadığı için bu değişiklik bu dönemde böyle kolay gerçekleşebildi. Bana “TÜİK’in yaptığı değişiklik nasıl yorumlanmalı?” diye soranlara hep aynı şeyi söylüyorum: “Ankara’da ekonomiden sorumlu bir kaptan olmadığını gösterir.” Peki, şimdi artık bu durum değişir mi? Siyaset artık kendi meseleleri ile ilgilenmeyi bırakıp, memleketin meseleleri ile de ilgilenmeye başlar mı? Böyle bir alanın kendiliğinden açılmasını bekleyebilir miyiz? Zor görüyorum. Ama bir hareket alanı da var. Gelin anlatayım.

    Bu hafta sonu medyada iş dünyası kaynaklı artık ekonomi gündemine geri döner miyiz sorusunu gördüm. Bu şu anlama geliyor: Bu aralar alınan tedbirlerin tamamı pansuman tedbirleridir ve biz de bunun farkındayız. Peki, geldiğimiz noktaya nasıl bakmak lazım. Şirket yöneticilerinin takip etmesi gereken temel eğilimler nelerdir? Ben bugünlerde biçimlenmekte olan üç temel eğilim görüyorum doğrusu. Birincisi, referandum sonuçlandı ancak beklendiği gibi siyasi belirsizlikler bitmedi, siyasi kriz derinleşti. Bunu zaten bekliyorduk ama bu kadarını beklemiyorduk doğrusu. Nasıl? 16 Nisan referandumundan cılız bir “evet” ve derin bir meşruiyet krizi başlangıcı çıktı.

    Önce ikinci tespitten başlayayım, meşruiyet krizi başlangıcından. Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) manasız, “mühürsüz oylar da geçerlidir” kararı ile birlikte başlayan tartışmanın ciddi bir siyasi meşruiyet krizine dönüşmemesini temin etmek için atılan bir adım görmüyorum ben Ankara’da doğrusu. YSK’nın kararı kesin olabilir ama bu durum hiçbir şey yapılamaz anlamına da gelemez. Gelmemelidir. İçinde bulunduğumuz büyük normalizasyon sürecinde siyaset gücünü hep sandıktan kaynaklanan meşruiyetinden aldı. Şimdi 1946’dan beri ilk kez o meşruiyetin sorgulanmaya başlaması iyi değil, kötüdür ve son derece de ciddidir. Önümüzdeki dönemde siyasi krizin derinleşebileceğinin işaretidir. Ama bu meclisten çıkacak daha geniş tabanlı bir hükümet ile de pekala yönetilebilir. Hükümet değişikliği tartışmasına bu gözle de bakmakta fayda vardır. Bu ilk tespitim.

    Geleyim ikinci noktaya, bu referandumdaki cılız “evet” ile birlikte daha ne tür bir sisteme geçtiğimizi tam olarak bilmiyoruz. Neden? İki nedenle. Öncelikle bu cılız evet ile birlikte yalnızca HSYK’nın yeni yapısı ve partili cumhurbaşkanı konusu ile ilgili hükümler kabul edilerek yürürlüğe girmiş oldu. Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerinin birlikte yapılması, Cumhurbaşkanının parlamentonun onayına ihtiyaç duymaksızın hükümeti bildiği gibi atayabilmesi, kendisine yardımcı atayabilmesi, meclisin denetim yetkilerinin azaltılması, cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkilerinin genişletilmesi vb. hususlarla ilgili hükümler birlikte yapılacak ilk cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri ile yürürlüğe girecek. Dolayısıyla daha yönetim sistemimizi değiştirmiş sayılmayız. İlke kararı aldık ama yeni yapı şimdilik 2019 seçimleri sonrasını bekleyecek. Ayrıca yürürlüğe giren konularda, yürürlük için bundan sonraki seçimleri bekleyen konularda, nasıl bir düzenleme yapılacağını da bu arada göreceğiz. Üstelik o düzenlemeler de bu Mecliste yapılacak. Mesela cumhurbaşkanı HSYK’nın 4 üyesini atayacak. Bunları yüksek yargıdan isteyeceği 8 öneriye dayalı olarak mı, yoksa re’sen mi yapacak? Bir kanuna yazılacak biz de göreceğiz. Neyi göreceğiz? Sistemin ayrıntılı tasarımı kapsayıcı bir biçimde mi olacak, yoksa dışlayıcı bir biçimde mi olacak? Tasarıma Avrupa Konseyi’ndeki partnerlerimizi katacak mıyız, katmayacak mıyız? Ben cılız evet sonrası, bunların kapsayıcı olma ihtimalinin, dışlayıcı olma ihtimalinden daha yüksek olduğunu düşünüyorum doğrusu. Göreceğiz.

    Daha bu kadar da değil üzerinde düşünülmesi gerekenler. Bundan böyle cumhurbaşkanının hükümet kurabilmesinin ön koşulu nedir? Öncelikle cumhurbaşkanı seçilmektir. Bunun için ön koşul nedir? Seçimlerde geçerli oyların yüzde 50’den bir fazlasını almaktır. Peki, bunu tek bir siyasi partiye yaslanarak yapmak mümkün müdür? Hayır. Bu durumda ne olacaktır? Bundan böyle Türkiye’de kurulacak her hükümet koalisyon hükümeti olacaktır. Koalisyonlar dönemi bitmemiş, sürekli koalisyonlar dönemi açılmıştır. Partiler artık seçimlerden sonra değil, seçimlerden önce kıyasıya koalisyon pazarlığı yapacaklardır. Siyasi partilerin sistemdeki önemi azalmamış, artmıştır. Küçük partilerin ağırlığı küçülmemiş, büyümüştür. Bu durumda, Türkiye’nin seçim kanununda değişiklik yapıp seçim ittifaklarına bundan sonra izin vermesi gerekir. Aksi takdirde, yapılacak her seçim, kanun ihlaline neden olacaktır. Peki, bu nasıl yapılacaktır? Göreceğiz. Şimdi ben böyle baktığımda, Türkiye’de siyasetin gündeminin fazlasıyla yoğun olacağını düşünüyorum. Kocaman bir sistem tasarlanacak ve ben Ankara’dan görüyorum ki ortada daha bir hazırlık filan da yok. Hem iyi hem kötü...

    Geleyim üçüncü noktaya, bu hafta Nisanın 24-25’inde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin Türkiye oturumu var. Türkiye ile ilgili olarak hazırlanmış bir raporu tartışacak katılımcılar. Tartışma sonucuna göre Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sürecinde önünü açan Kopenhag siyasi kriterlerine hala uyup uymadığını oylayacaklar. Türkiye Kopenhag siyasi kriterlerine uymuyorsa Türkiye’yi gözetim altına alacaklar. Bunun katılım sürecinin askıya alınmasına kadar gidebilecek bir süreci olacak. Ama ilk olarak, Avrupa Komisyonu ile Gümrük Birliği’ni derinleştirme müzakereleri başlayamayacak. Neden? Komisyon, müzakereleri başlatmak için Avrupa Konseyi’nden bir talimat bekliyordu. O talimat gelmeyince müzakereler başlayamayacak. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi kararını Avrupa Konseyi’ne iletecek, Konsey gerekli talimatı veremeyecek. Falan filan...

    Bu toplantı aslında geçen Ocak ayında yapılacaktı. Türkiye, müdahale ederek toplantıyı bugüne kendisi erteletti. Tartışılacak rapor aslında başarısız darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL sürecinin aksaklıkları üzerineydi. Türkiye, “tamam ama ben de bu aksaklıkların farkındayım, bu nedenle bir komisyon kuruyorum” diye bir açıklama yaptı ve toplantıyı bugüne erteletti. O günden bugüne, Avrupa Konseyi’nin değerlendirmelerini hep dinlediği Venedik Komisyonu geçen Pazar oyladığımız ve cılız bir evetle kabul edilen tasarının nasıl kötü olduğuna dair bir rapor yazdı. Ayrıca Türkiye’nin seçimleri izlesin diye özellikle davet ettiği Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) da zehir zemberek bir ön rapor açıkladı. Şimdi bunların tümü Salı günü görüşmeye açılacak. Ayrıca Türkiye OHAL komisyonunu da hala atayamadı/işletemedi. Türkiye’nin bir an önce YSK’da görev yapan hakimlerin başımıza açtığı işleri soruşturacak bir yol bulması gerekiyor doğrusu. Nokta. Yoksa? Yoksa Türkiye’ye yatırım yapmak daha da zorlaşacak. Şimdi bir de bunu ekleyin iş listesine ve söyleyin işler şimdi şıpın işi yoluna girer mi? Ekonomi, gündemin başat maddesi haline gelir mi? Zannetmiyorum derken bugünlerde aklımda bunlar var doğrusu.

    Ama belki ekonominin dümenine bir kaptan koymak mümkün olabilir. TÜİK kararı benzeri yol kazalarını önlemek, Türkiye ekonomisi ile ilgili yeniden bütüncül bir biçimde düşünmeye başlamak için en azından. 2015’ten 2017’ye TÜİK rakamlarından edindiğimiz izlenimi not edelim şimdi. 2015 yılında yüzde 6,1 büyüyen milli gelirimiz 2016 yılında, sonradan gelen revizyonla, ancak yüzde 2,9 oranında büyüdü. Ne oldu? Türkiye ekonomisinin büyüme ivmesi yarı yarıya küçüldü. Türkiye ekonomisi yavaşladı. İşsizlik rakamları da aynı dönemde artmaya başladı. Şimdi 2017 yılının dördüncü ayını bitiriyoruz. 2017 yılının bu gidişle kendiliğinden 2016 yılından daha iyi olmasını beklemeli miyiz? Hayır. Ekonominin dümenine genel koordinasyondan sorumlu, tam yetkili bir kaptan oturtmadan 2017 yılının 2016’dan daha iyi olmasını, 2018 yılında ise içinde bulunduğumuz trendin tersine dönmesini beklememeliyiz. O vakit, ilk izlenecek olan nedir? Yeni hükümetin nasıl şekillendiğinin dikkatle izlenmesidir bence. 2018’in yeniden toparlanma yılı olma şansı yeni hükümetin yapısına yakından bağlı olacak bana sorarsanız.

    Küresel belirsizliklerin azalmayacağı, artacağı bir dönemin içinde olacağız. Bölgesel belirsizlikler de 2018’e kadar azalmayacak, artacak. Bu ortamda Türkiye’nin kendi yerel belirsizliklerini azaltmaya ağırlık vermesi önemli olacak. Ama yetmez. Türkiye’nin artık iktisadi önceliklerini doğru bir biçimde tayin etmesi gerekiyor. Bundan böyle, buraya gelmek için yaptıklarımızı yapmaya devam ederek geldiğimiz noktada kalamayız. İsterseniz yandaki grafiğe bir bakın ve şimdiden üzerine düşünmeye başlayalım.

    Yatay eksende 2008’den 2015’e ülkelerin ihracat performansı var. Dikey eksende ise dünya ülkelerinin 2008’den 2015’e büyüme performansı var. Dikey ve yatay eksenlerden uzanan kesikli çizgiler dünya ortalamasını gösteriyor. Önce Türkiye nerede bir ona bakın. Türkiye, 2008-2015 döneminde dünya ortalama büyüme çizgisinin altında kalıyor. Büyüme performansımız Polonya, Macaristan civarında. Ortalamanın altında. Bizden hızlı büyüyenler var bu dönemde. İhracat artışı açısından ise dünya ortalamasının azıcık üstündeyiz. Amerika mesela hem büyüme açısından hem de ihracat artışı açısında dünya ortalamasının üzerinde yer alıyor. Eski Avrupa ise hem büyüme hem de ihracat artışı açısından dünya ortalamasının altında kalmış. Onları da not edeyim. Bu bizim ihracatımız için de kötü tabii, biz Amerika ile az, Avrupa ile çok ticaret yapıyoruz.

    Benim bu grafikte dikkatimi çeken ise sağ üstte yer alan ülkeler topluluğu oldu. Bunlar 2008-2015 döneminde dünya ortalamasının üzerinde bir hızla büyüyen ve ihracat performansı da dünya ortalamasını yükselten ülkeler. Hangi ülkeler bunlar? Çin, Vietnam, Hindistan, Pakistan, Tayland, Kamboçya, Endonezya gibi ülkeler. Hangi ülkeler? Güney Doğu Asya ve Güney-Güney Batı Asya ülkeleri. Hani bizim mal satmak için mallarımızı önce batıya göndermek zorunda olduğumuz yerler. Hani dış ticaret açığımızın hızla yükseldiği ülkeler. Hani mal satmayı bilmediğimiz ülkeler. Dünya ekonomisinin sıklet merkezi değişirken, Türkiye’nin bu ülkelere neyi nasıl satabileceğini, ne yapacağını çok büyük bir dikkatle düşünmesi gerekiyor. Türkiye’nin düşük işçilik maliyetleri ile avantaj sağlama ihtimali yok bu ülkeler karşısında.  Tek şansımız, bütün sektörlerde hızlı bir teknolojik yenilenme ile verimliliği yükseltmek olabilir. Bu amaçla işte Türkiye’nin sektör değil, teknoloji seçmeye odaklı yeni bir sanayi politikası çerçevesine ihtiyacı var. Peki, elde ne var? Hiçbir şey. 11’inci plan çalışmalarının odağının işte bu konu olması gerekiyor diye şimdiden not edeyim.

    Ekonomi yoluna girebilir mi? Girebilir. Ama üç konuda doğru olanı süratle yaparsak girebilir bana sorarsanız. Birincisi, yeni hükümetle birlikte ekonomiye tam sorumlu bir kaptan gelmezse işimiz zorlaşır. İkincisi, Salı gününü yönetemezsek ve Avrupa Birliği - Türkiye ilişkileri daha da karmaşıklaşırsa, işimiz zorlaşır. Üçüncüsü, Türkiye, YSK’nın hatasından bir meşruiyet meselesi yaratmayı başarırsa,  ekonomide işimiz zorlaşır. Son derece somut ve izlenebilir olduğunu düşünüyorum önümüzdeki meselenin ben.

    Rahmetli Demirel gibi söyleyerek bitireyim “Meseleleri mesele etmezseniz, ortada mesele kalmaz.” Ben bunu “meseleleri mesele haline gelmeden iyi yönetirseniz, ortada mesele kalmaz” diye anlıyorum doğrusu ve çok hak veriyorum.

    Bu köşe yazısı 24.04.2017 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır