Arşiv

  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)
  • Haziran 2019 (12)

    Etiketler

    Türkiye’nin Bir Türlü Çözülemeyen Anayasa Sorunu

    Levent Gönenç, Dr.20 Haziran 2017 - Okunma Sayısı: 1793

    Amerika Birleşik Devletleri Anayasasını 230 yılda 27 kere değiştirdi; biz ise 35 yılda 19 kere. Muhtemelen mensubu olduğumuz Kıta Avrupası Hukuk Ailesi içinde anayasası ile en çok meşgul olan ülkelerden biriyiz. 1982 Anayasası yürürlüğe girdiği günden beri tartışılıyor ve birkaç ay önce halkoylamasıyla çok önemli bir değişiklik kabul edilmiş olmasına rağmen anayasa meselesi yakın gelecekte de gündemin üst sıralarında yer almaya devam edecek gibi görünüyor. Peki, bu neden böyle?

    Türkiye'ye özgü bu durumun sebeplerini şu şekilde tespit edebiliriz: Birincisi, Türkiye'de anayasalar olağanüstü dönemlerde yapıldı. 1982 Anayasası'nın üzerine bir askeri darbenin gölgesi düşüyor. Olağanüstü siyasetten olağan siyasete geçildiğinde; özellikle 1987 yılında 12 Eylül 1980 müdahelesi öncesi siyasetçilerin siyaset yasaklarının kaldırılmasından sonra, yani "normalleşme" başladığında, olağanüstü dönemin ürünü olan anayasa da tartışılmaya başlandı. Bu tartışmalar bağlamında eleştirilen ve 12 Eylül'ün izlerini taşıyan anayasa hükümlerinin bir kısmı zaman içerisinde değiştirildi. Anayasa'nın "Başlangıç" bölümünde yapılan değişiklikler buna örnek olarak verilebilir.

    İkincisi, anayasa uluslararası insan hakları standartlarını Türk hukuk sistemine aktarmak için değiştirildi. Günümüzde insan haklarının artık sadece bir iç hukuk sorunu olmadığı, bu konuda uluslararası standartlar bulunduğu ve "demokratik" olduğunu iddia eden devletlerin bu standartlara uyması gerektiği kabul edilmekte. Özellikle Avrupa Birliği'ne uyum sürecinde (örneğin 2001 ve 2004 yılında) yapılan anayasa değişiklikleriyle ulusal sınırları aşan bu insan hakları standartlarının önemli bir kısmı iç hukukumuza aktarıldı.

    Üçüncüsü, bizim hukuk geleneğimiz "içtihat hukuku" değil, "kural hukuku"dur. Yani önemli toplumsal meselelerin çözümünü mahkemelere ve yargısal süreçlere bırakmak yerine, o konuda kural koymayı tercih ederiz. Siyasal aktörlere ve süreçlere olan güvensizliğimiz de bu alışkanlığımızı pekiştirmekte. Bu alışkanlık anayasal düzeyde de çoğu zaman belirleyici olmakta ve anayasa değişikliği önemli toplumsal sorunların nihai çözümü olarak “sihirli bir formül” gibi görülmekte ve gösterilmekte.

    Dördüncüsü, siyasal aktörler anayasayı siyasal projelerini gerçekleştirmek için bir araç olarak görmekte. Eğer anayasa bir engel gibi görülüyorsa o engeli kaldırmak, bir merdiven gibi görülüyorsa o merdiveni kurmak için anayasa değişikliği yapma yoluna gidilmekte.

    Nihayetinde anayasalar yasalara göre daha zor değiştirilebilmelerine rağmen değişmez metinler değildirler. Bununla birlikte, anayasaların bu kadar sık değiştirilmesi de iyi bir şey değildir. Öncelikle, bu kadar sık değiştirilen anayasalar iç tutarlılıklarını kaybederler. Bugün 1982 Anayasası birçok konuda birbiriyle çelişen hükümler içermektedir. Öte yandan, bir siyasal sistemin istikrarlı olup olmadığını gösteren en önemli parametrelerden biri anayasal ve hukuki istikrardır. Anayasal istikrar toplumun ve siyasal aktörlerin temel siyasi tercihler ve topluma hakim olan değer sistemi üzerinde uzlaşmaya varmış olduklarını gösterir. Bu ise demokrasinin pekişmesinin (consolidation of democracy) ön şartlarından birisidir. Türkiye'de anayasaların bu kadar sık ve kapsamlı bir şekilde değiştirilmesi her şeyden önce böyle bir uzlaşmanın eksikliğine veya yetersizliğine işaret etmektedir. Türkiye'nin böyle bir uzlaşmayı hayata geçirebilmesi için anayasa sorununu çözmesi ve "sıfır"dan, "yeni" bir anayasa yapması şarttır. Yoksa kısmi değişikliklerle zaten "yamalı bohça" haline gelen anayasa siyasal sorunların "çözümü" değil "sebebi" olmaya devam edecektir.

    Etiketler: Anayasa,
    Yazdır