Arşiv

  • Eylül 2019 (11)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)

    Etiketler

    Çin’e değil, asıl İsrail’e bakın

    Güven Sak, Dr.26 Şubat 2018 - Okunma Sayısı: 3462

    Bizim Ela, artık 10 yaşına geldi. Ama 8 yaşından beri bir dizi fikri oluyor, yenilik yapmak anlamında. Önce, üzerine yatıldığında ısısı yükselmeyen ve hep serin kalan yastık projesi vardı. Sonra, Youtube’da bir yerlerde zaten birilerinin, onun “fikrini” nasıl hayata aktardığını gördü. Pek üzüldü. Ama doğrusu yılmadı. Geçenlerde denize düşen uçağın tamamını yüzdürecek bir şişme bot olsa, uçak kazalarında ölüm oranı ne kadar azalır diye bakınıyordu. Sonra bu “fikrinin” çizimlerini internette bir yerlerde buldu. Birileri yapmak için zaten çalışıyordu. Şimdi en çok “fikrinin” koruması gerektiğine inanıyor. Yoksa çalıp uyguluyorlarmış. Türkiye’nin inovasyon problemi, bizim Ela’nın inovasyon problemini andırıyor doğrusu. Gelin derdimi anlatayım.

    Bugünlerde herkes Türkiye’nin yeni teknolojik devrim sürecine nasıl katılabileceğini düşünüyor. Önemli olan, yeni ve daha önce kimselerin yapmadığı bir şeyler yapmak konusunda bir bilince ulaşmaksa hiç sorun yok. Memleket çoktan o bilinç düzeyine ulaşmış hatta aşmış bulunuyor. Nedir mesele? Harekete geçmek ve uygulamaya başlamak elbette. Uygulamaya geçmek içinse etrafa bakmak, sizin derdinizle dertlenen başkalarını bulmak önemli. Onların yaratmaya çalıştığı değere katkıda bulunmak mümkün mü şöyle bir bakmak lazım. Ama doğrusu ya, ciddi ciddi uygulamaya geçmek isteyenler, ortadaki başarılı start-uplar zaten bunu yapıyorlar. Ben Türkiye’nin inovasyon probleminin kaynağının yeterince araştırma yapmamak olduğunu zannetmiyorum.

    Geçenlerde bana “Çin elbette inovasyon sürecinde büyük bir avantaja sahip, çünkü nüfusu fazla, pazar büyük” dediler. Bu ne demek? Türkiye’nin pazarı bir yeniliği oturtmak için yeterli değil, demek. Pazarın büyüklüğünü Türkiye ile sınırlı düşünmek, Çin’in yeni teknolojik devrime hızlı intibakında ana meselenin büyük iç pazar olduğunu düşünmek bizim temel problemimiz sanırım. Ortadaki yerli ve milli geyiğinin kaynağı da bu hata. “Pazarı kapatalım, bizim olsun, zaten pek küçük, ikimize yetmez, üçümüze kesin dar gelir” anlayışı yanlış.

    Türkiye’nin inovasyon problemi, dünyayı Türkiye’den ibaret sanmaktan kaynaklanıyor bana sorarsanız. Pazar aslında bütün bir yerküre. Biz, dışa açılmanın iki taraflı olduğunu idrak etmekte bir nevi zorlanıyoruz. Bu bir köprü. Sizin buradan karşıya rahat geçebilmeniz için karşıdan da buraya rahat geçilebilmesi gerekiyor. Siz onu pazarınıza alacaksınız, onun da pazarına bir tek sizin bildiğiniz ürünlerle gireceksiniz.

    Çin’in toplam ihracatının yaklaşık yüzde 33’ü yüksek teknolojili ürünlerden oluşuyor. 1990’larda bu oran yüzde 9 civarındaydı. Türkiye’nin toplam ihracatının bugünlerde yüzde 5’i yüksek teknoloji imalat sanayi mallarından oluşuyor. 1990’larda bu oran, yüzde 3 civarındaydı. Şimdi Çin, oradan buraya yalnızca iç pazarı büyük diye mi geldi? Hayır. Aksi takdirde, yanı başımızdaki 8 milyon nüfuslu İsrail’in nasıl olup da toplam ihracatının yüzde 35’inin yüksek teknolojili imalat sanayi mallarından oluştuğunu açıklayamayız. 80 milyonluk Türkiye’nin yüksek teknolojili mal ihracatı 10 milyar doların altında, 8 milyonluk İsrail’in yüksek teknolojili ihracat toplamı 25 milyar dolara yakın. Peki, nedir farkı yaratan? 80 milyonluk Türkiye yapamazken, 8 milyonluk İsrail’in yapmasını sağlayan? 80 milyonluk Türkiye’nin toplam milli geliri 863 milyar dolar iken, 8 milyonluk İsrail’inkini 317 milyar dolar milli gelire yaklaştıran?

    Cevaplamadan önce böyle konuşurken hemen gündeme gelen bir soruyu cevaplayayım. Hemen bana diyorlar ki, “İşte İsrail’in güçlü lobisi onu yapıyor”. Ben öyle düşünmüyorum. Bana kalırsa hem Çin deneyiminden hem de İsrail deneyiminden çıkarmamız gereken temel ders, dışa açık olmaktır. Küresel meselelere küresel teknolojilerle bir çözüm üretmek üzere düşünmeye başlamak gerekiyor. Düşünme çerçeveniz ülke sınırlarını, ülke pazarını aşamıyorsa başarılı olamazsınız. Çin’de de İsrail’de farklı olan budur.

    Doğrusu ya ben bunun en somut örneğini, İsrail’in kuzeyinde Tefen Sanayi Bölgesini ziyaret ederken gördüm. Girdiğim fabrikanın duvarında kocaman harflerle, “Burada ARGE değil, İsviçre’ye ihracat yapılır” yazıyordu. Halbuki orası da bir teknoparktı doğrusu. Biz teknoparkları ARGE’ye hapsederken, orası öyleydi.  Nedir? Çin de İsrail de öncelikle küresel bir dünyada yaşadıklarını biliyor. Küresel sisteme intibak etmeye çalışıyorlar. Her iki deneyim de bize, ulusal önceliklerle küresel sisteme intibakın mümkün olduğunu gösteriyor. Lobiler ancak bir noktadan sonra işe yarıyor. Önce işe başlamak gerekiyor.  Bana sorarsanız, Türkiye işte bunu yapamıyor.

    Bugünlerde Türkiye’de idrak etmemiz gereken nedir? Dün sağa sola ordularımızı göndererek yaptığımızı, bugün içinde gururla “Türkiye’de üretilmiştir” etiketli mallar dolu, konteynırlarımızı göndererek yapmamız gerekiyor. Dün amaca giderken yapılması gereken oydu, bugün de bu. Önceliği yanlış yere koyarsanız, yığınağı yanlış yere inşa eder, hata yaparsınız. İşte bugünlerde onu yapıyoruz. Şimdiden söylemiş olayım.

    Türkiye, tarihleri birbirine karıştırıyormuş gibi geliyor bana bugünlerde. O dündü, bu bugün.

    Bu köşe yazısı 26.02.2018 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.