Arşiv

  • Mayıs 2019 (9)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)

    Etiketler

    Soru hala cevapsız olarak ortadadır

    Güven Sak, Dr.16 Nisan 2019 - Okunma Sayısı: 1220

    Bu memlekette yazı/yorum işi de zor hani. Şimdi “Afrika’nın ilk unicorn’u artık New York’lu oldu.” dermişim. Normal şartlar altında, oturur, bu hadiseden çıkarmamız gereken dersleri yazardım. Hele hele memleketin Afrika stratejisini saptarken daha da faydalı olurdu. Ama gelin görün ki, normal şartlar altında değiliz.

    Ama doğrusu ya, geçen haftanın benim gözüme çarpan, tek dişe dokunur hadisesi, Nijerya start up’ı Jumia hisse senetlerinin, Amerika’daki halka arzı sonrasında, New York Borsası’nda ilk kez işlem görmeye başlamasıydı. Nisan’ın 12’siydi. Geçen Cuma yani. Bugün, Afrika’nın Amazon’u olarak düşünebileceğimiz Jumia’nın hikayesini anlatmak isterdim size. Jumia 2012 yılında Nijerya’da bir startup olarak kuruldu. 2016 yılında Afrika’nın ilk unicorn’u, 2019’da ise New York Borsası’nda işlem gören ilk Afrika startup’ı oldu.  Türkiye’nin Afrika stratejisi belirlemeye çalıştığı bir dönemde, Jumia’nın hikayesi son derece zihin açıcı bana sorarsanız. Nijerya’da oluyor ama Türkiye’de olamıyor. Neden?

    Ben bu sorunun cevabının bir başka sorunun cevabı ile alakalı olduğu kanaatindeyim: 21. yüzyılda Türkiye ekonomisinde büyümeyi engelleyen, istihdam artışını imkânsız kılan bağlayıcı kısıt nedir? İşte ortada hala cevapsız kalan soru budur.

    Piyasalar bir türlü sükûnete kavuşmuyorsa, bir tedbir daha vardır.

    Geçen hafta “Dünya ekonomisi hassas bir süreçten geçerken, biz, Türkiye ekonomisinin daha da hassas bir süreçten geçmesi için hassaten çaba harcıyoruz sanki. Etrafa bakınca gördüklerim bana böyle düşündürtüyor. Bilhassa, nasıl manasız bir çaba içinde olduğumuzu özellikle anlatmak isterim.” demiştim. Bu hafta, üzülerek ifade edeyim ki, hala, aynı yerdeyiz.  Dünya ekonomisi her an her şeyin olabileceği bir belirsizlik dönemine girerken Türkiye’nin, giderek içinden çıkılmaz hale gelen ulusal dengesizliklerini nasıl bir ekonomi politikası izleyerek ele alacağını hala bilmiyoruz. Ortada cevap olarak ortaya konmuş, bir takım lego parçaları var, ama bunların nasıl birleştirileceğini, bunlar birleştiğinde ortaya ne çıkacağını hala net olarak bilmiyoruz. Piyasalardaki şaşkınlık ondandır. İktisatçı Mustafa Sönmez’in sosyal medya paylaşımları nedeniyle gözaltına alınması haberi ise doğrusu ortadaki bu keşmekeşin üzerine gümüş bir tüy dikmiş oldu. Onu da not edeyim.

    Bundan yıllar önce, 2001 yılında, piyasalar her ne açıklama yapılırsa yapılsın, her ne tedbir alınırsa alınsın çatlar patlar iken, kafama yerleşen bir söz bugünlerde hiç aklımdan çıkmıyor: “Piyasaların sükûnete kavuşması için alınması gereken bütün tedbirleri aldığınızı düşünmenize rağmen piyasalar hala sükûnete kavuşmuyorsa, kabahat piyasalarda değil sizdedir. Mutlaka almadığınız bir tedbir vardır. ”Özellikle bu hafta bunu unutmayın. Her işin bir kolay bir de zor yolu vardır. Türkiye’nin hangi yolu seçtiğini bu hafta öğreneceğiz sanırım artık.

    Temel soru ise hala cevapsız olarak ortadadır: 21. yüzyılda Türkiye ekonomisinde büyümeyi engelleyen, istihdam artışını imkânsız kılan bağlayıcı kısıt nedir?

    2001 yılının yapısal reform gündemi neydi?

    Geçen haftanın konusu, yapısal reform gündemiydi. Yapısal reform gündemi demek ülkenin bütün sorunlarının bir çarşaf listesini yapmak değildir. Bir ülkenin elbette bir sürü meselesi olur. Yapısal reform gündemi, günün bağlayıcı kısıtına, temel meselesine odaklanmak demektir. Bir nevi, bütün meselelere  neden olan, meselelerin anasına odaklanmaktır konu. Meselelerin anası neyse yapısal reform gündemi de o olur.

    Şimdi bugünü unutun, bugün 2001 yılına bakalım. Türkiye, o gün, günün bağlayıcı kısıtını doğru tespit etti ve doğru yapısal reform gündemine odaklandı. Bu sayede Türkiye ekonomisi, kişi başına geliri 3 bin doların altında bir ekonomiden 2008’de kişi başına geliri 10 bin dolarlık bir ekonomiye dönüştü. Sonra günün yeni bağlayıcı kısıtına bir türlü doğru odaklanamadığımız ve baştaki soruyu cevaplayamadığımız için, yaklaşık 10 yıllık bir patinaj dönemine girdik. Bu hal o haldir.

    2001 yılında Türkiye bir bankacılık krizi ile değil, kamu kesiminin mali krizi ile karşı karşıya kalmıştı. Kamu kesimi, hesapsız kitapsız işlere girmiş, yaptığı işleri DİBS (Devlet İç Borçlanma Senedi) ihraç ederek finanse etmişti. Banka bilançoları tıka basa DİBS doluydu. Yabancıların elinde DİBS vardı. Yerli tasarruf sahibinde de DİBS vardı.  Devletimiz dağa taşa, kurda kuşa borç takmıştı. Sağa sola borç senedi vermişti. Borcu borçla ödüyor, ayağını yorganına göre uzatmıyordu. Sonra bir gün yabancılardan başlayarak, tasarruf sahipleri devletimize borç vermemeye başladılar. Devletin mali krizi başladı. Sürdürülebilir olmayan hal ilanihaye sürdürülemez.

    2001 yılı yapısal reform gündemi, bu çerçevede, kamu kesiminde bir davranış değişikliğini gerçekleştirmek üzere tasarlandı. Dil ağrıyan dişe gider misali, doğru teşhis kondu. Öncelikle Merkez Bankası özerkliğini amaçlayan bir kanun tasarısı Meclis’ten geçti. Merkez Bankası, saptanan enflasyon hedefine ulaşmak için kendisine verilen yetkileri, kendi bildiği şekilde kullanmakta serbest bırakıldı. İkincisi, kamuda mali disiplini ve kamu hesaplarında şeffaflığı hedef alan bir yasal düzenleme yapıldı. Bundan böyle, disiplinsizlik ayan beyan ortada olacak ve piyasalar tarafından kolayca cezalandırılabilecekti. Bilanço oyunu yapma, hesapları ve kafaları karıştırma dönemi Meclis tarafından sona erdirildi. Üçüncüsü, kamu bankalarının çalışma usulleri yine yasal düzenleme ile değiştirildi. Kamu bankaları elbette talimatla zarar ettirilebilirlerdi ama görev zararlarının o yılın bütçesinden finanse edilmesi, tüm operasyonun ayan beyan izlenebilmesi esas olacaktı. O günün meclisi buna imkan veren yasal değişiklikleri de kabul etti.

    Türkiye, kamunun kötü alışkanlıkları nedeniyle, 2001 krizine gelmişti. Yapısal tedbirlerin tamamı, kamu idaresinin kötü alışkanlıklarını şeffaflıkla terbiye etmek, hataları görünür kılmakla ilgiliydi. Listeyi uzatabilirim ama uzatmayayım. Burada önemli olan nokta şudur: Yapısal reform tedbirleri, anında yasa değişikliği olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne getirildi ve yürürlüğe girdi. Ortada nasıl birleştirileceği belli olmayan lego parçaları yoktu. Ne çıkacağı, neyin hedeflendiği belliydi.

    Peki, 2001 yılında bankalarla ilgili olarak alınan, bunun dışında kalan tedbirler yok muydu? Vardı. Ancak bankalarla ilgili tedbirler, yapısal reform kapsamında değildi. O tedbirler, mali ve finansal istikrarı kısa vadede yerine oturtmakla ilgili tedbirler arasındaydı.

    Kamunun davranış biçimini değiştirmekle ilgili olarak gündeme getirilen yapısal reform tedbirleri Meclisten geçip gündeme girdikten sonra, oyunu yeniden başlatmak için bankalarla Hazine arasında bir büyük borç takası (debt swap) işlemi yapıldı. Bankaların elindeki düşük getirili DİBS’ler, yüksek getirili DİBS’lerle değiştirildi. Bir nevi tüm bankalara sermaye aktarılmış oldu. Bilançolarda bu operasyon nedeniyle ortaya çıkan kârın sermayeye aktarılması zorunluluğu da getirildi. Kredi akımı yeniden ve güçlü bir biçimde başladı.  Büyüme ve istihdam artışı yeniden başladı. Fena olmadı.

    Türkiye, 20. yüzyılda kırdan kente göç sayesinde ortaya çıkan verimlilik artışları ile büyüdü. Ancak 2007’den beri  Türkiye ekonomisinde verimlilik artışı olmadı. Neden? Not edeyim, küresel krizden beri Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 8’in altına inmedi. Almanya’da, Amerika’da yüzde 4’lere 3’lere gerileyen burada yüzde 10’larda takıldı kaldı. Neden?

    Şimdi sorarım: Sizce 21. yüzyılda Türkiye ekonomisinde büyümeyi engelleyen, istihdam artışını imkânsız kılan bağlayıcı kısıt nedir?

    Her şeyin bir nedeni vardır

    Türkiye ekonomisindeki bağlayıcı kısıta hükümetimizin bir türlü müdahale edemediğini, bana sorarsanız, milletimiz insiyaki olarak biliyor. Kendi hayatından örneklerle öğreniyor. Doğrusu ya, ben 31 Mart seçim sonuçlarını bu çerçevede okumak gerektiğini düşünüyorum.

    31 Mart seçim sonuçları bir süredir izlediğimiz bir trendi belirginleştirdi. Gelin hiç İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu mu, olmadı mı demeden size bir seçim analizi yapayım. Türkiye’de iki tür il var: Göç alan ve göç veren iller. Göç alan il sayısı 17 civarında ancak nüfusun yüzde 53’ü buralarda yaşıyor. Türkiye ekonomisinin yüzde 70’i göç alan illerde. İmalat sanayi ihracatının neredeyse yüzde 90’ı ise göç alan illerden yapılıyor. Rakamları uzatmak mümkün. Uzatmayayım.

    2014 yılı mahalli idare seçimlerinde, bugünün iktidar blokunun, AKP ve MHP’nin, göç alan illerdeki oy oranı yüzde 56’ydı. Göç veren illerdeki oy oranı ise yüzde 67’ydi. Daha Cumhur İttifakı yoktu.

    Cumhur İttifakı, 2018 genel seçimlerinde göç alan illerdeki mutlak çoğunluğunu kaybetti, oy oranı yüzde 48’e geriledi. Göç veren illerdeki oy oranı yüzde 58’e gerilemekle birlikte çoğunluktaydı.

    2019 yerel seçimlerinde, belediye meclisleri ve il genel meclisi oranlarına bakıldığında, göç alan illerde, iktidar blokunun oy oranı bir tık daha gerileyerek, yüzde 46 oldu. Göç veren illerdeki oy oranı ise yüzde 57 oldu.

    Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları en akut biçimiyle göç alan illerde görünür halde şimdilik. Bu iller dışarıya bağlı. İstihdam buralarda ve ülkenin üretim kapasitesini taşıyanlar da bu iller. Göç veren illerimiz de aynı yapısal problemleri azıcık gecikmeyle de olsa hissediyorlar ve hissedecekler.  Ama şimdilik yeterli ölçüde değil.

    Yine sorayım: Sizce 21. yüzyılda Türkiye ekonomisinde büyümeyi engelleyen, istihdam artışını imkânsız kılan bağlayıcı kısıt nedir? Bu soruyu doğru cevaplamadan, bu gidişi durdurabilmek mümkün değildir. Geçen hafta sonu itibariyle, sorum hala cevapsız olarak ortadadır. Nokta.

     

     

    Bu köşe yazısı 15.04.2019 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: