Arşiv

  • Aralık 2022 (1)
  • Kasım 2022 (10)
  • Ekim 2022 (9)
  • Eylül 2022 (11)
  • Ağustos 2022 (11)
  • Temmuz 2022 (9)
  • Haziran 2022 (10)
  • Mayıs 2022 (10)
  • Nisan 2022 (12)
  • Mart 2022 (13)
  • Şubat 2022 (9)
  • Ocak 2022 (9)

    Gucci ve Prada, Çin’de üretime başlıyor

    Güven Sak, Dr.27 Kasım 2007 - Okunma Sayısı: 1175

     

    "Yok artık" demeyin. Ralph Lauren ürünlerinde kocaman kocaman "Made in China" diye yazmıyor mu? Kimileri, utanarak çantanın içindeki dar bir cebe koyuyorlar "Made in China" logosunu, kimileri ise nal gibi yazıyorlar ortaya. Dönem böyle, kusura bakmayın.

    Şimdi dönem ucuz işgücü maliyetlerini takip etme dönemi. Konu işgücü maliyetleri olduğunda Batı Avrupa ve ABD gibi bizim de yapabileceğimiz bir şey yok. Bakın dünyada lüks mal tanımı nasıl değişiyor? Bugün müsaadenizle bu konunun aklımıza getirdiklerine hızlı bir bakalım. Hazır İstanbul Sanayi Odası, Sanayi Kongresi'ni yeniden toplamışken, konu yenilikken, meseleye bir giriş yapalım.

    Fortune dergisinin hesaplamalarına göre dünyadaki lüks tüketim malı pazarı 2007'de 220 milyar ABD Doları'na ulaşmış. Üstelik, önümüzdeki dönemde yıllık ortalama yüzde 7 büyüyeceği tahmin ediliyor. Gelişmiş ekonomilerdeki en yüksek gelir grubuna sahip olanlar, zenginliklerine zenginlik katmaya devam ettikçe bu büyüme de devam edecek gibi gözüküyor. Örneğin, geçen 20 yıl içinde ABD'nin en zengin yüzde 20'sinin reel hanehalkı geliri yüzde 70 artmış. Bu da haliyle lüks tüketime olan talebin artmasına sebep oluyor.

    Ancak bu konuda yazılanlar, lüks tüketim malı pazarının büyümesinin arkasındaki itici gücün aslında "geleneksel lüks" tüketime olan talepteki yükselişten daha çok, lüks mal tanımının değişmesiyle birlikte ortaya yeni çıkan "yeni lüks" ürünler olduğunu söylüyor.

    Gucci, Prada, Burberry her yıl raflarına özenle yerleştirdikleri binlerce dolar değerindeki ayakkabıların, çantaların yanı sıra artık tasarımlarına yeni çizgiler ekliyor, daha geniş kesimlerin de alabileceği ürünler sunuyor tüketiciye. Bir nevi lüks tüketim pazarını demokratikleştiriyorlar.

    Dünün sınırlı üretim yapan, üretimini Batı Avrupa'da bir yerlerde gerçekleştiren, pahalı ve kalifiye Batı Avrupa emeğini kullanan aile işletmeleri artık milyar dolarlık şirketler haline geliyorlar. Markalaşmak aslında demokratikleşmek demek. Markalaşmak aslında dün malınızı alamayacak olanlara malınızı ulaşılabilir hale getirmek demek.

    Peki daha geniş kitlelere ulaşmak istediğinizde, dolayısıyla piyasaya daha düşük fiyatlı ürünler de sunmak istediğinizde, maliyetleri nasıl kontrol altına alıyorsunuz? Ya şirketinizin değer zincirinde bazı aktiviteleri Çin'e doğru taşımaya başlıyorsunuz ya da Çin'den çalışacak işçi getiriyorsunuz. Bugünlerde ikisi de oluyor ama ikincisi yasadışı olarak olabiliyor.

    Dana Thomas, geçenlerde, İtalya'nın Toskana bölgesinde, Floransa yakınlarındaki Prato'da deri işiyle uğraşan işletmeleri anlatıyordu. Bölgedeki 4200 işletmenin yarısının sahibi Çinliymiş. Prato'daki Çinli nüfus ise büyük bir hızla artıyormuş. Çünkü Çinliler bu işletmelerde günde 2 euroya çalışıyorlarmış. Olup biten yasal değil, ama oluyor işte. Sermayenin serbest dolaşımı, emeğin serbest dolaşımını ve çalışma koşullarının her yerde eşitlenmesini de zorluyor. Yeni çağın nefesini duyuyor musunuz? Şahit olduklarımız daha önce görülmüş olanlara benzemiyor.

    Buradan bir ikinci sonuç daha çıkarmak mümkün aslında: Markalaşmak, demokratikleşmek olduğu kadar uluslararasılaşmak demek aynı zamanda. Değer zincirinizi ulusötesi bir ağ olarak, mavi küremizin her tarafına yaydıkça mallar herkes için ulaşılabilir hale geliyor, demokratikleşme süreci ilerliyor. Buna bir de her tür memleketi demir ağlar gibi saran dev perakende zincirlerini eklerseniz resim tamamlanıyor. Üretimi ulusötesi örgütlenen bir ülkenin, dağıtım ağının da benzer bir biçimde örgütlenmiş olması gerekiyor.

    Peki, Çin yalnızca ucuz işgücü avantajına güvenerek mi yoluna devam ediyor? Çin, küresel sermayenin talepleri karşısında pasif bir biçimde gelen gelsin, giden gitsin mi diyor?

    "İşgücü ucuz, kur sanayi yararına çalışıyor. Bu durumda, biz oturalım mı" diyor? Hiç de değil. Çin, daha bugünden, yarının Çin'ine hazırlık yapıyor. 2002'de dünyada araştırma ve geliştirme harcamalarına ayrılan kaynağın toplamı 830 milyar ABD Doları. ABD bu harcamanın yüzde 33'ünü tek başına gerçekleştiriyor. Çin'in payı ise yüzde 9 civarında. Çin araştırma ve geliştirme harcamalarına 2002'de 70 milyar ABD Doları'ndan fazla kaynak ayırıyor. Herhalde bu nedenle Çin'in patent performansı da hızlı bir biçimde artış gösteriyor. 1990-1994 dönemi ile kıyaslandığında, 2000-2004 döneminde her yüz bin kişiye düşen patent sayısında en hızlı artan iki ülke var: Biri Çin, diğeri ise Singapur.

    Bu herhalde ucuz işgücü avantajına güvenmemek, geleceğini güvence altına almaya çalışmaktır. Buradan memleketin bilim politikasına bir giriş güzel olurdu. Çünkü inovasyon için memlekete tam da bir bilim politikası lazım esasen. Oradan da TÜBİTAK'ın problemine gelirdik. Şöyle bir içimizi dökerdik. Ama yer bitti. İlk fırsatta, efendim.

     

    Bu köşe yazısı 27.11.2007 tarihinde Referans Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

    Etiketler:
    Yazdır