Arşiv

  • Ekim 2020 (10)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)

    Etiketler

    Ekonomi politikası tasarımı sorunu

    Fatih Özatay, Dr.22 Nisan 2020 - Okunma Sayısı: 721

    Merkez Bankası’nda yıllar önce Araştırma Genel Müdürlüğü’nün başında iken, bağlı bulunduğum Başkan Yardımcısı sevgili hocam Hasan Ersel, alınan ‘şimdi bu da nereden çıktı’ tipi bazı kararlar üzerine bizi eğlendirmek için (mealen) “üç bankaya indireceğiz; Kan Bankası, Göz Bankası ve Bank Merkezi” derdi.

    BDDK’nın aldığı son karar, bu yazının kaleme alındığı saatlerde medyada yoğun biçimde tartışılıyordu. Malum, alınan karar, bankaların daha az kredi vermesini, daha az yurtiçi tahvil satın almasını ve daha çok döviz mevduatı toplamasını cezalandırıyordu. Genel kanı, etkisinin, kredi artışından çok, bankaların tahvil talebini artırarak tahvil faizlerini aşağıya çekmek ve döviz mevduatı toplama isteğini iyice azaltarak döviz mevduat faizlerini düşürmek yönünde olacağı idi. Bu tartışma ile ilgili değilim. Başka bir pencereden bakmak istiyorum. Şu: Ortada bütüncül bir ekonomi programı olmadığının bir başka kanıtı bu karar. Ne amaçlıyoruz? Amacımıza ulaşmak için attığımız bu adım uygun mu?

    İçinde bulunduğumuz ortamda tüketicinin kredi talebinde bir artış olması söz konusu mu? Ya da içinde bulunduğumuz ortamda yatırım yapmak için kredi talebinde bir artış olması söz konusu mu? Olmadığına göre, peki, bu durumda kredi artışını neden istiyoruz? Diyelim ki vadesi gelen kredi borcunuz var. Bu ortamda geri ödemeniz zor. Normal koşullarda yeniden borçlanıp, eski borcunuzu ‘çevirebilirdiniz’. Ama şimdi risk arttığı için banka yeni kredi açmakta nazlanabilir. Bu karar, bu tür kredilerin yeniden çevrilmesine (borcun ötelenmesine) yararlı olabilir.

    Peki, şöyle düşünelim. Bu kredilerin faiz ödemeleri var. Vadesi geldiğinde sadece anaparayı ya da taksitini değil faizini de ödeyeceğim. Oysa benim işletmem kapalı. Gelirim yok. Olmadığı gibi kira ve vergi ödemelerim var. Muhtemelen bazı çalışanlarıma da –onları kaybetmemek için- eskisi kadar olmasa da ödeme yapıyorum. Eksideyim. Salgın bitip işletmemi açtığımda satacağım ürünü üretebilmek için bazı girdilere ve emeğe ihtiyacım olacak. Onlara para ödeyeceğim. Kısacası, bayağı bir işletme sermayesine ihtiyacım olacak. Hadi bazı girdileri vadeli almaya niyetlendim, ama o girdiyi üreten de aynı durumda… Girdileri nasıl temin edeceğim? Nasıl üretim yapacağım? Malı üretemezsem benden o malı alıp başka bir malın üretiminde kullanan ve ondan da onun sattığı malı alıp yine başka bir malın üretiminde kullananlar ne yapacaklar?

    Böyle bakıldığında, asıl sorun, kredi arzını artırmaktan çok, mevcut durumda kapalı olan ya da çok az kapasite ile çalışan özellikle küçük işletmelerin tekrar üretime ve hizmet sunmaya başlayabilmeleri için nasıl destek verilmesi gerektiği sorunu olarak belirginleşiyor. Bu kararın kredi ile ilgili kısmında bu soruna ilişkin bir çözüm arayışı göremiyorum.

    Öte yandan, kararın yerleşiklerce ihraç edilmiş tahvillere olan talebi artırmasının şöyle bir yararı olabilir: Tahvil talebinin artması, devletin salgının yarattığı ücret ve gelir kayıplarını azaltabilmek için vermekte olduğu ya da bundan sonra açıklayacağı ek destekleri finanse etmek için riskli parasal genişlemeye gitmesi yerine bankalara tahvil satmasına olanak verir. En azından parasal genişleme ihtiyacını azaltır. Ancak şu sorular yanıt bekliyor: İşler normale döndüğünde, tüm kararlar geri alınıp tahvil fiyatları düştüğünde (faizler normale döndüğünde) bankaların riskleri artmayacak mı? Tahville finanse edilen bu desteğin bir kısmı işletmelerin işletme sermayesi gereksinimlerini bir ölçüde de olsa giderecek mekanizmaları çalıştırmak için kullanılacak mı? Ortada bütüncül bir ekonomi programı olsaydı bu soruların yanıtları olurdu.

     

    Bu köşe yazısı 21.04.2020 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler:
    Yazdır