Arşiv

  • Aralık 2020 (3)
  • Kasım 2020 (13)
  • Ekim 2020 (13)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)

    Şirket yönetmek neden ülke yönetmeye benzemez?

    Güven Sak, Dr.20 Ekim 2020 - Okunma Sayısı: 842

    Dön dolaş yine aynı yerdeyiz sanki. Bugün Kamu Kesimi Ekonomisi 101 konusundan başlayalım. Bir süre önce mealen dedim ki, kamunun bugün en temel görevi COVID-19’la mücadele ve toparlanma sırasındaki kolektif eylem problemine bir çözüm bulmaktır. Ne demek bu?

    İşte tam da bu kolektif eylem problemi nedeniyle, bir şirketi yönetmek, asla bir ülkeyi yönetmeye benzemez. Her çiçeğin bir mevsimi, her işin bir sırası, herkesin ayrı bir işi vardır. Bunları birbirine karıştırmaya gelmez. Gelin bugün örneklerle başlayıp sonra bir değerlendirme yapayım.

    Şirketler pazar payları için birbirleri ile rekabet ederler, şirketler kendi başlarına işbirliği arayışına gitmezler/gidemezler. Doğrusu ben bu “paydaş kapitalizmi” lafının daha çok su kaldıracağını düşünüyorum. Şirketlerin “çiçek, böcek” diye bir araya gelmesinin efektif sonuçları olabileceğini de sanmıyorum.

    COVID-19 sonrası toparlanma şirketlere bırakılırsa, istihdam kayıpları çok daha yüksek olur

    İlk örneğimiz, kaçak petrol satan benzinlikler olsun. Yöredeki benzinliklerden biri ucuza petrol satmaya başlarsa, pazar payını korumak isteyen bütün benzinlikler kaçak petrol işine girmek zorundadır. Burada hiçbir şirket yöneticisinin hepimiz kaçak petrol satarsak ya da benzine bir şeyler karıştırırsak makro ölçekte bakıldığında ne olur, ileride hepimize ne olur, memleket nereye gider diye düşünme lüksü yoktur ve olamaz. CEO’nun görevi şirketin verimliliğini sağlamak ve pazar payını korumaktır. Nokta.

    İkinci olarak, yabancı para üzerinden ucuza borçlanma işine bakalım, bugün pek çok şirketimiz bu nedenle zor durumda. Aynı durum, memlekete gürül gürül ucuz maliyetli yabancı kaynak gelir ve bir takım şirketler yabancı para cinsinden ucuza borçlanırken, hiçbir CEO’nun “bugünlerin yarınları var, temkinli olmak lazım” diyerek yabancı para cinsinden borçlanmayı yabancı para cinsinden gelir akımlarına bağlayıp sınırlandırarak ya da Türk Lirası cinsinden daha pahalıya borçlanarak şirketini yönetebilme lüksü yoktur. Hele hele “şimdi biz hepimiz yabancı para cinsinden borçlanırsak, yarın bir kur şokunda memleket göçer gider” diye şirketi yönetmeye kalkarsa, işini hemen kaybeder. Önemli olan şirketin pazar payını korumaktır. Nasıl olsa, ortada “Herkes aynı riski taşırken, kimse, herkesi aynı anda batırmak istemez” sigortası hep vardır.

    COVID-19 küresel salgını nedeniyle, işyerini yeniden açan bir CEO’nun görevi, şirketin verimli bir biçimde üretime devam etmesini temin etmektir. Mekânda sosyal mesafe tedbirleri nedeniyle azalan verim, artan maliyet nedeniyle, şirket yöneticisinin bu ucuz yerli para döneminde yapması gereken, dijitalleşme ve robotizasyon yoluyla maliyetlerini düşürmek, verimliliğini artırmak, pazar payını korumaktır. Bu arada, çalışanları da işten çıkarmaktan başka bir çaresi yoktur, şirket yöneticisinin görev fonksiyonu açısından baktığınızda. Dolayısıyla, hem virüsle birlikte yaşama hem de bir aşı ve ilaç bulunduğu takdirde başlayacak virüs sonrası toparlanma döneminin temel özelliği kalıcı istihdam kayıpları olacaktır. Ne vakit? Her şey şirketlerin virüsle birlikte yaşama sürecine kendi başlarına intibak etmelerine bırakılırsa. YEP’in böyle bir varsayımı olduğunu söylediğimi hatırlıyorum. Neden? CEO’nun görevi şirketin faaliyetlerinin verimli olmasını sağlamak ve pazardaki payını korumaktır. Paydaş kapitalizmi diyenlere “işin matematiğini” hatırlatmak dışında yapabileceği bir şey yoktur şirket yöneticisinin, işletmenin hayatiyeti açısından.

    Yukarıdaki her üç örnekte de işi şirketlere bırakırsanız, benzinliklerde ne olduğu belli olmayan yakıt satılmaya başlanır, şirketler yarını hiç düşünmeden yabancı para cinsinden borçlanarak ülkeyi daha riskli hale getirir, şirketler ayakta kalmak için hazır ucuza borçlanmak mümkünken sermaye yatırımlarına ağırlık vererek işçi çıkartır, işçileri robotlarla değiştirirler. Ülkenin rekabet gücünü koruyarak toplumsal faydayı kollamak, intibakın sosyal fayda için zararlı olacak taraflarını kontrol edecek düzenlemeleri yapmak kamunun görevidir.

    “Paydaş kapitalizmi” değil, bağımsız kamu düzenlemesi ve denetimi ile kural hakimiyeti olmadan kolektif eylem problemine çözüm olmaz.

    Benzinliklerde hangi evsafta benzin satılacağını düzenleyip, denetlemesi gereken Ankara’dır. Finansal ve finansal olmayan şirketlerin yabancı para cinsinden açık pozisyonlarını kontrol etmesi gereken Ankara’dır. İşsizliğin kontrolsüz bir biçimde artmaması için tedbir alması gereken de, CEO’lar değil, Ankara’dır.

    Kolektif aksiyon probleminin özü, sosyal faydanın rekabet değil işbirliği gerektirdiği noktalarda, şirket yöneticilerinin, yaptıkları işin tanımı gereği kendi aralarında bir işbirliği zemini oluşturamamalarıdır. Neden? Aralarından herhangi birinin işbirliği anlaşmasından sapmasını imkansız kılacak zorlayıcı bir yaptırım olmadığı için elbette. İşbirliğinden vazgeçen şirketin pazar payı ötekiler aleyhine genişlerken, gelişmeleri izlemekten başka yapacak bir şey olmadığı için elbette.

    Bu ekonomi için böyle olduğu gibi, sağlık için de geçerlidir. Yurttaşlarımız hastalığın seyri hakkında şeffaf bir biçimde bilgilendirilmediği için yerel düzeyde gereken tedbirleri kendi başlarına alamadıkları için salgın giderek şiddetleniyorsa, sorumlusu Ankara’dadır. Sokaklarda insanlar bir problem olmadığını düşündükleri için hala maskesiz dolaşıyorsa, sorumlusu yine Ankara’dadır. Yurttaşlarımız ulaşmak istedikleri aşılara ulaşamıyorsa sorumlusu yine Ankara’dadır. Aynı durum aşı ve ilaç çalışmaları için de geçerlidir. COVID-19 küresel salgını ancak küresel işbirliği ile yönetilebilir. Her ülke kendi derdi ile dertlenirse, bu iş beklenenden daha uzun sürer olsa olsa.

    V-tipi toparlanmanın neden mümkün olmadığını vurgulayan IMF, kolektif eylem problemine karşı kamu politikalarının yolunu çiziyor

    Doğrusu ya, ben IMF’nin 2020 yılı Dünyanın İktisadi Görünümü raporunu, COVID-19 küresel salgının önümüze getirdiği, kolektif eylem problemi ile, son derece uyumlu gördüm. Önümüzdeki toparlanma sürecinin V-şeklinde değil de, hem daha yavaş hem de daha eşitsiz olacağının altını çiziyor IMF raporu. Yüksek borçlar, ödemeler dengesi problemleri eşitsiz büyümeyi daha da eşitsiz hale getirecek ülkeler arasında.

    İsterseniz, IMG Baş Ekonomisti Gita Gopinath’ın IMF Blog’undaki yazısında gördüğüm tam da ortadaki kolektif eylem problemine ilişkin üç noktayı aktarayım. Öncelikle virüse karşı bir aşı ve ilacın bulunmasında ülkeler arası işbirliğinin önemine vurgu yapılıyor. Neden? Aşı ya da ilacı bulduğumuzda, önce dünyanın her tarafında ön safta virüsle mücadele edenlerde kullanmalıyız. Önemli olan yangını söndürmek, sonra dünyanın her tarafında tüm insanları belli bir süre içinde aşılamak ve tedavi etmek için koordineli bir program uygulamalıyız. Hastalığın bir yerden diğerine ne kadar çabuk gidebildiğini biliyoruz. Bir nevi, kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz.

    İkinci olarak, virüsle birlikte yaşama ve virüs sonrası toparlanma sürecinde ortaya çıkacak hızlı istihdam kaybına karşı şimdiden tedbir almak, kamu destek ve yatırımları vasıtasıyla olumsuz etkileri sınırlandıracak programlar tasarlamak zorundayız. Şirketlerin kendi başlarına, bu krizden çıkışı, rekabet şartları altında tasarlayabilmeleri mümkün görünmüyor. Hızlı istihdam artışına yol açabilecek yeşil bir dönüşüm programının alt başlıklarını bir an önce kamu harcama programları arasına yerleştirmek için düşünmeye başlamak gerekiyor.

    Üçüncü olarak ise, bozulan parasal ve fiskal göstergeleri zaman içinde yerine oturtacak şeffaf bir makro program ve buna bağlı yapısal reformlar yine gerekecek. Kamu bankalarının normal bankalara dönüşmesini, merkez bankasının bağımsızlığının güçlenmesini, bağımsız idari otoritelerin yeniden siyasetten ve şirketlerden bağımsızlaşmasını temin edecek bir yapısal reform programı. Neden? Kolektif eylem problemine kamu müdahil olabilsin diye elbette.

    Peki, teknolojik dönüşüm ile birlikte, kontrolsüz bir biçimde büyüyen yeni nesil şirketlerin olduğu bir dünyada, hem siyasetten hem de şirket çıkarlarından bağımsız kamu düzenlemesi ve denetlemesi nasıl olur? Bu da bu dönemin ana problemi. Ama biz hem 1980’de hem 2002’de kamuyu şeffaflıkla terbiye edecek bir yol bularak salaha ermiş ve zenginleşmiştik. Yine aynen öyle olacak.

    COVID-19 küresel salgını sonunda devlet yönetmenin neden şirket yönetmeye benzemediğini hepimize tane tane öğretecek gibi duruyor. Bu arada, Miki Maus iktisadı dönemi de artık nihayet kapanacak bana sorarsanız. Hak şerleri hayıreyler gibi bir nevi.

    Yoksa yine ben her felakette bir hayır mı görüyorum, bugünlerde kaygılı da olsam, esasen, iflah olmaz bir iyimser olduğum için. Artık siz karar verin.

     

    Bu köşe yazısı 19.10.2020 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

     

    Etiketler: COVID-19,
    Yazdır