Arşiv

  • Şubat 2023 (1)
  • Ocak 2023 (8)
  • Aralık 2022 (10)
  • Kasım 2022 (10)
  • Ekim 2022 (9)
  • Eylül 2022 (11)
  • Ağustos 2022 (11)
  • Temmuz 2022 (9)
  • Haziran 2022 (10)
  • Mayıs 2022 (10)
  • Nisan 2022 (12)
  • Mart 2022 (13)

    Bankacılar dünyayı nasıl görüyor?

    Güven Sak, Dr.25 Kasım 2008 - Okunma Sayısı: 1236

    Bu aralar, sık sık, bankacılar hakkında, en yetkili ağızlardan dedikodu dinliyoruz. Peki, "Bankacılar, bu aralar ne düşünüyor?" diye hiç merak etmiyor musunuz? Merkez Bankamız bankaların kredi yetkililerine bir anket düzenliyor. Banka Kredileri Eğilim Anketi, bir termometre gibi, bankacıların içinde bulunduğumuz ortamda neler hissettiklerini ölçüyor. Anketin Eylül 2008 sonuçları bankacıların, kriz başladığından beri, ilk kez, karamsarlaştıklarını gösteriyor. Anketimiz bankacılara soruyor: "Önümüzdeki dönemde kredi verme standartlarını zorlaştırmayı düşünüyor musunuz?" El cevap: Evet.

    Bakın tablo ne diyor? Bankacılarımız Aralık 2007 ve Mart 2008 anketlerinde pozisyonlarını pek değiştirmiyorlar. Ankete katılanların yüzde 30'undan azı KOBİ'ler için yüzde 10'undan azı ise büyük şirketler için kredi almanın zorlaşacağını söylüyorlar. İlk kez Haziran 2008 anketinde KOBİ'ler için işin zorlaşacağı belli oluyor. KOBİ'lerin kredi almasının zorlaşacağını söyleyenlerin oranı yüzde 45'lere fırlıyor. Büyük şirketler için oran Haziran 2008'de de yüzde 10'un altında kalıyor. Sonra Eylül 2008 geliyor: KOBİ'ler için kredi almanın zorlaşacağını söyleyenlerin oranı yüzde 70'e yükseliyor, büyük şirketlerin bile zorlukla kredi alabileceğini söyleyenlerin oranı yüzde 45'i geçiyor. Gelin bu rakamlardan birkaç sonuç çıkaralım: Birincisi, bankalarımız kendileri krizden olumsuz etkilenmeye başladıkları için değil, Türkiye'nin olumsuz etkilenebileceği somut biçimde belli olmaya başladıktan sonra, kredi şartlarını zorlaştırmayı düşünmeye başlıyorlar. Geçen yılın ortasından bu yılın eylülüne kadar, kredi verme ile ilgili yaklaşımın fazla değişmiyor olması, bankacılarımızın uzun bir süreden beri gelişmeleri sabırla takip ettiklerini gösteriyor. Zaten kredi miktarı da aynı dönemde artmaya devam etmemiş miydi? 2002'den bu yana kredi portföyü yaklaşık on kat artmadı mı? Kamu bankaları yüz birimlik mevduatın 40'ını krediye çevirirken aynı oran özel bankalarda 80'e çıkmadı mı? İkincisi, bankalarımızın bundan böyle küresel gelişmelerin olumsuz etkilerini doğrudan kendi bilançolarında da hissetmesini beklemek gerekiyor. O ne demek? "Bundan böyle, bugüne kadar olandan farklı olarak, bankacılarımızın gelişmelere daha ciddi tepki vermelerini beklemek gerekir" demek. Kredi almak bundan böyle zor olacak. Şimdi buna kızalım mı? Hayır. Bu sütunlarda en çok neyin altını çizdik: Vakıa ile kavga edilmez, ona karşı ne tür bir politika çerçevesi geliştirmeye ihtiyaç olduğuna bakılır. Burada da yapılması gereken odur. Üçüncüsü, tabloda görülen rakamlar bu anket düzenlenmeye başladığından beri en yüksek rakamlardır. Bu iyi değildir. Çünkü yukarıdaki resim, Türkiye'de kredi kanalının giderek tıkanacağını göstermektedir. Kredi kanalının tıkanması, yüksek kolesterol nedeniyle kalbe giden damarların tıkanmasına benzer. O durumda, nasıl hayati organlara kan gitmez ise ekonomide de aynısı olur. Kan deveranının kesilmesi, ekonominin hiçbir kesimi için iyi değildir. O durumda, bugün güçlü gibi görünen hiçbir kurumun aslında güçlü olmadığı belli olur. İşsizlik artar. Ekonomik aktivite yavaşlar. Peki, Türkiye ümitsiz midir? Hayır. Yapılabilecek pek çok iş, alınabilecek bir sürü tedbir vardır. İlk yapılması gereken artık boşa konuşmayı kesmektir. Türkiye'de halkın ve de seçmenin çoğunluğu köylerde yaşarken, mana ifade eden, argümanların bugün için anlamı yoktur. "Banka adı altında örgütlenmiş kötülük çeteleri memleketi ateşe atıyor" argümanının sorunun çözümüne, kredi kanalının açılmasına yapacağı katkı sıfıra sıfır elde var sıfırdır. O, hoş bir münazara konusudur. Okullardaki münazara kulüplerine ilgiyi artırabilir. Ama geldiğimiz noktada Türkiye'nin münazaraya değil, acil tedbire ihtiyacı vardır. O vakit, boşa konuşmayı kesmek gerekir. Bir yıl önce, küresel krizin Türkiye'ye etkilerinden bahsetmek için hayal gücü gerekiyordu ve "tedbir alalım" diyenlerin sayısı azdı. Türkiye bir yıldan fazla bir zamanı hiçbir tedbir almadan, bir "lay lay lom" havasında geçirdi. Kabul edelim ki, ihtiyatsızlık ettik. Dün "yapmayız" dediklerimizi bundan sonra nasıl olsa yapacağız. İcraata başlama zamanı geldi de geçiyor bile. Burada, ilk akla gelmesi gereken husus, IMF anlaşması olmalıdır. Bu birinci tespittir. İkincisi ise dışarıdan fon girişleri olmadan bir çözüm olmayacağına ilişkin tespit doğru değildir. Bu bakış açısının yanlışlığı 2001 yılında onaylanmıştır. 2001 sonrasında, Türkiye'yi ayağa kaldıran, dışarıdan fon girişlerinin başlaması değildir. İçeride istikrar hissinin yaygınlaşması ve başlayan tersine para ikamesi, yabancı fon girişleri için gereken ortamı hazırlamıştır. Yine öyle olacaktır. Türkiye, ihracata değil iç pazara dayalı bir ekonomidir. Ülke kendi dinamikleri ile ayağa kalktıkça, dışarıdan destek bulacaktır. İçeride atılması gereken adım sayısı bu nedenle çoktur. Bu da günün ikinci tespiti olsun müsaadenizle.

    Bu yazı 25.11.2008 tarihinde Referans Gazetesi'nde yayınlanmıştır.


     

    Etiketler:
    Yazdır