ProjectsResearchersWorking Paper SeriesSign Up
TR
Podcast & Media
News

ABD ara seçimleri güç dengelerini nasıl etkileyecek?

TEPAV’ın “ABD Ara Seçimleri: Bu Kez Çok Farklı…” toplantı serisinin ilk buluşmasında, 2026 ara seçimlerinin ABD’de yasama ve yürütme arasındaki güç dengesine ve Türkiye–ABD ilişkilerine olası etkileri ele alındı. Seçmenlerin ekonomik kaygılarının, siyasi partilerdeki dönüşümün ve kutuplaşmanın tartışıldığı toplantıda, Kongre’nin kurumsal rolü ve savunma iş birliğinin geleceğindeki önemi öne çıktı.

TEPAV’ın Amerikan siyasetindeki değişimi ve bu değişimin ülkenin kurumlarına etkilerini değerlendirmek üzere başlattığı “ABD Ara Seçimleri: Bu Kez Çok Farklı…” serisinin ilk toplantısı, 9 Ekim 2026’da Ankara’da gerçekleştirildi. ABD Büyükelçiliğinin desteğiyle düzenlenen “2026 ABD Seçimleri: Federal Sistemde Değişim ve Süreklilik” başlıklı toplantının moderatörlüğünü TEPAV ABD Merkezi Direktörü Tülin Daloğlu üstlendi. Off the Record Strategies’in kurucusu ve başkanı Mark Pfeifle toplantıya konuşmacı olarak katıldı. Pfeifle, George W. Bush döneminde Beyaz Saray’da Stratejik İletişim ve Küresel Erişimden Sorumlu Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı olarak görev yapmıştı.

3 Kasım 2026 ABD ara seçimleri öncesinde ve sonrasında ikişer etkinlik olmak üzere toplam dört toplantıdan oluşacak serinin ilkinde, seçimlerin yalnızca Kongre’deki güç dengelerine değil, Amerikan siyasi sisteminin işleyişine ve Türkiye–ABD ilişkilerine olası etkileri de ele alındı. Bu çerçevede, Kongre çoğunluğunun değişmesinin bütçe süreçleri, yürütme üzerindeki denetim yetkileri, üst düzey atamaların onaylanması ve savunma politikaları açısından doğurabileceği sonuçlar değerlendirildi.

Kongre’deki güç dengesi ikili ilişkiler açısından önem taşıyor

Toplantıda, Türkiye–ABD ilişkilerinin Türkiye’de ağırlıklı olarak başkanlar ve yönetimler üzerinden ele alındığı, buna karşılık ikili ilişkileri şekillendirmeye devam eden ve yönetim değişikliklerinin ötesinde kurumsal sürekliliğe sahip yapıların, özellikle de Kongre’nin rolüne yeterince dikkat edilmediği vurgulandı. Amerikan sisteminde gücün farklı kurumlar arasında paylaştırıldığına dikkat çekilerek, ikili ilişkilerin yalnızca liderler arasındaki temaslara dayandırılmayıp kurumsal bir zeminde yürütülmesinin önemi üzerinde duruldu. Bu çerçevede, Kongre’nin kendine özgü yetki ve sorumluluklarının Türkiye–ABD ilişkilerinin geleceği açısından daha iyi anlaşılması gerektiği belirtildi.

Ara seçimlerde Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluğun değişmesinin komisyon başkanlıklarının el değiştirmesine ve Kongre’nin yürütme organından belge ve bilgi talep etme dâhil denetim yetkilerinin kullanımına yansıyabileceği ifade edildi. Senato’da çoğunluğun değişmesinin ise başkanın aday gösterdiği üst düzey yetkililerin onay süreçlerini zorlaştırabileceği belirtildi.

Seçimlerin ardından 2028 başkanlık yarışına yönelik hazırlıkların hız kazanmasının, partilerin uzlaşma ve yasama faaliyetlerine ayırabilecekleri süreyi daraltabileceği değerlendirildi. Yasama ve yürütmenin farklı partilerin kontrolünde bulunması hâlinde bütçe anlaşmazlıklarının, kısa vadeli finansman düzenlemelerinin ve federal hükümet faaliyetlerinin finansman sağlanamaması nedeniyle geçici olarak durmasının yeniden gündeme gelebileceğine dikkat çekildi.

Hayat pahalılığı seçmen tercihlerinde öne çıkıyor

Hayat pahalılığı ve ailelerin ekonomik güvenlik beklentileri, seçmen davranışını etkileyen başlıca unsurlar arasında değerlendirildi. İran’a karşı başlatılan askeri harekâtın ve Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmelerin enerji fiyatları üzerinden günlük yaşam maliyetlerine yansıdığı; yakıt, gübre ve taşımacılık giderlerindeki artışın özellikle kırsal bölgelerdeki üreticileri etkilediği belirtildi.

Toplantıda paylaşılan değerlendirmelerde, Amerikalı seçmenlerin yüzde 47’sinin ara seçimlerde oy tercihlerini belirleyecek en önemli etken olarak hayat pahalılığını gösterdiğine dikkat çekildi.

Genç seçmenlerin gündeminde ise yapay zekânın istihdam ve mesleklerin geleceğine ilişkin yarattığı belirsizlikler, veri merkezlerinin yerel topluluklar üzerindeki etkileri ve İsrail–Hamas savaşının sosyal medyaya yansıyan görüntülerinin psikolojik sonuçları öne çıktı.

Veri merkezlerinin su ve elektrik tüketiminin yanı sıra, bu yatırımların yerel topluluklara sağlayacağı faydalar ve kurulacakları yerlerin belirlenmesine ilişkin karar alma süreçlerinin şeffaflığı konusunda kaygılar bulunduğu ifade edildi. Gazze’deki savaş görüntülerine sürekli maruz kalmanın genç kuşakların İsrail’e yönelik algılarını etkilediği ve bunun İsrail açısından uzun vadeli kalıcı bir sorun yaratabileceği değerlendirildi.

Seçmenlerin ekonomik koşullarının ve yaşam deneyimlerinin bölgelere göre farklılaştığına dikkat çekilen toplantıda, Cumhuriyetçi Parti’den memnun olmayan seçmenlerin Demokratlara yönelmek yerine sandığa gitmeyerek tepkilerini gösterme ihtimali de gündeme geldi. Bunun yanında, seçmenlerin parti aidiyetlerini değiştirmeden Kongre ve eyalet yönetimi seçimlerinde farklı tercihlerde bulunabilecekleri değerlendirildi. Cumhuriyetçi seçmenlerin partilerine bağlılıklarını büyük ölçüde korusalar bile, bazı seçimlerde sandığa gitmemelerinin veya Demokrat adayları tercih etmelerinin, özellikle iki parti arasındaki oy farkının düşük olduğu seçim bölgelerinde Demokratların kazanmasına yol açabileceği vurgulandı.

Partilerdeki dönüşüm ve kutuplaşma tartışıldı

Cumhuriyetçi Parti’de Donald Trump’ın güçlü liderliğini ve parti tabanının desteğini koruduğu, ancak İran’a karşı başlatılan savaşın ardından MAGA hareketi içindeki bazı isimlerin Trump’a verdikleri desteği azalttığı belirtildi. Demokrat Parti’de ise demokratik sosyalistlerin artan etkisi, ekonomide devletin rolünün genişletilmesini savunan eğilimler ve göçmenlik denetimlerinden sorumlu ICE’ın uygulamalarına yönelik tepkiler ele alındı. Bu gelişmelerin, her iki partide de 2028 başkanlık seçimleri öncesindeki parti içi rekabet açısından önem taşıdığı değerlendirildi.

Ön seçimlerde parti tabanlarının ideolojik beklentilerinin adaylar üzerindeki baskıyı artırdığı, bunun da farklı siyasi görüşlere açık adayların öne çıkmasına ve partiler arası uzlaşmayı zorlaştırmasına yol açabildiği belirtildi. Karşı partiyle görüşen veya ortak çözüm arayan siyasetçilerin kendi tabanlarının tepkisiyle karşılaşabildiklerine dikkat çekildi. Trump sonrasında Cumhuriyetçi Parti’de liderliğin nasıl şekilleneceği, parti içi görüş ayrılıklarına ne ölçüde alan tanınacağı ve aday belirleme süreçlerinde parti liderliğinin etkisinin devam edip etmeyeceği de tartışıldı.

Siyasi iletişimde dikkat süresi daralıyor

Siyasi iletişimde yaşanan dönüşüm de toplantının öne çıkan başlıkları arasında yer aldı. Siyasetçilerin televizyon haberlerinde görüşlerini aktarabildikleri sürenin 1968’de 42 saniyeden günümüzde 7,8 saniyeye gerilediği, sosyal medyada ise kullanıcıların dikkatini çekmek için yalnızca 1,7 saniyelik bir sürenin kaldığı belirtildi.

Siyasi ve ekonomik sorunlar giderek karmaşıklaşırken, dikkat sürelerinin kısalmasının siyasetçileri çözüm önerilerini ayrıntılı biçimde anlatmak yerine öfke uyandıran mesajlarla seçmeye yönelttiği değerlendirildi. Kamu borcu, göç ve sınır güvenliği, sosyal güvenlik sisteminin finansmanı ve sağlık sigortası maliyetleri gibi uzun vadeli sorunlara kısa mesajlarla çözüm üretmenin zorluğu üzerinde duruldu.

Bu ortamda, partiler arası uzlaşmanın siyasi bir maliyet doğurabildiği ve ortak çözüm arayan siyasetçilerin kendi seçmen tabanlarının tepkisiyle karşılaşabildiği vurgulandı.

Yapay zekâyla üretilen siyasi reklamların, gerçekte var olmayan kişileri ve yaşanmamış konuşmaları gerçekmiş gibi sunabildiği, bu tür içeriklerin özgün görüntülerden ayırt edilmesinin giderek zorlaştığı belirtildi. Hem ülke içinden hem de dışından aktörlerin toplumdaki mevcut ayrışmaları istismar ederek seçmenleri etkilemeye çalışabileceği ifade edildi. Bu çerçevede, dezenformasyon karşısında medya okuryazarlığının ve seçmenlerin bilgi kaynaklarını sorgulama becerisinin önemi üzerinde duruldu.

Seçim çevreleri ve katılım sonuçları etkileyebilir

Seçim çevresi sınırlarının yeniden çizilmesi, partiler arasındaki rekabetin önemli unsurlarından biri olarak değerlendirildi. Bir partinin attığı adımın, diğer partinin karşı hamlesini tetikleyebildiği; yeniden çizilen sınırların sonuçlarının her zaman düzenlemeyi yapan partinin beklentileriyle örtüşmeyebileceği belirtildi.

Seçim yönetiminin eyaletler ve yerel idareler arasında dağıldığı Amerikan sisteminde, oy verme süreçlerinin şeffaflığı, seçmenlerin doğru bilgilendirilmesi ve sandığa erişimin kolaylaştırılmasının önemi vurgulandı. Seçim güvenliğine ilişkin kaygıların giderilmesinde, seçim görevlilerinin hazırlığı ve kamuoyuyla düzenli iletişimin belirleyici olabileceği değerlendirildi.

Bazı anketlerde Demokratların önde göründüğü belirtilirken, bu sonuçların kesin bir seçim tahmini olarak değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çekildi. Araştırmalara katılma eğilimlerinin ve siyasi tercihleri açıklama konusundaki çekincelerin anket sonuçlarının yorumlanmasını etkileyebileceği ifade edildi. Rekabetin yakın olduğu seçim çevrelerinde küçük oy değişimlerinin dahi belirleyici olabileceği vurgulandı.

F-35 sürecinde Kongre’nin yasal yetkileri ve siyasi koşullar öne çıkıyor

Türkiye–ABD savunma iş birliğine ilişkin tartışmalarda F-35 meselesi ve S-400 hava ve füze savunma sistemi özel olarak ele alındı. İki ülke liderleri arasındaki ilişkilerin ötesinde, Kongre’nin yasama yetkisinin ve yürütme organı üzerindeki kurumsal sınırlarının ikili ilişkiler açısından taşıdığı önem vurgulandı.

Toplantıda, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 sistemini satın almasının ardından F-35 savaş uçaklarının transferine getirilen kısıtlamalar çerçevesinde, 2020 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’na dayanan ilgili yasal düzenlemenin metni ekrana yansıtılarak okundu. Düzenlemede, istisna uygulanabilmesi için ABD Savunma ve Dışişleri Bakanlarının Kongre’ye ortak bir yazılı bildirim sunarak Türkiye’nin S-400 sistemi ile bağlantılı ekipman, malzeme ve personele artık sahip olmadığını belgelendirmeleri gerektiği hükmüne dikkat çekildi.

Bu hükümden hareketle Kongre’nin söz konusu yasal koşulu değiştirmek üzere yeni bir düzenleme yapıp yapamayacağı, Türkiye’nin S-400 sistemine ilişkin şartı yerine getirmesi durumunda yürütmenin Kongre’ye nasıl bildirimde bulunacağı ve sürecin hangi kurumsal mekanizmalar üzerinden ilerleyeceği sorgulandı. Ayrıca ara seçimler sonucunda Demokratların Kongre’de çoğunluğu elde etmesi hâlinde, Trump yönetimiyle yaşanabilecek siyasi anlaşmazlıkların Türkiye’ye F-35 transferi konusundaki kararları etkileyip etkilemeyeceği ele alındı.

Tartışmalarda, F-35 üretiminin farklı eyalet ve seçim çevrelerine yayılmasının savunma sanayii şirketlerine Kongre’de destek oluşturma açısından siyasi etki sağlayabileceği belirtildi. Türkiye’nin savunma harcamalarındaki artış, S-400 konusunda atılabilecek adımlar, iki ülke liderleri arasındaki çalışma ilişkisi ve yeni Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası görüşmeleri süreci etkileyebilecek unsurlar olarak değerlendirildi.

Gerekli siyasi ve hukuki koşulların oluşması hâlinde F-35 meselesinde 2027 yılında ilerleme sağlanabileceği yönünde bir görüş de dile getirildi. Bununla birlikte, mevcut yasal kısıtlamaların hangi yöntemle değiştirilebileceği veya istisna koşullarının nasıl uygulanacağı konusunda kesin bir sonuca varılmadı.

Kongre’nin Suriye’deki Amerikan askerî varlığının ve Orta Doğu’ya yönelik savunma önceliklerinin finansmanındaki rolü de ele alındı.

Toplantı, seçmen katılımı, üniversiteler ve bilimsel araştırmalara ayrılan kaynaklar, yapay zekâ düzenlemeleri ve Amerikan siyasi hareketlerinin geleceği gibi konuların ele alındığı soru-cevap bölümüyle sona erdi.

Share