Arşiv

  • Ağustos 2020 (7)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)
  • Ekim 2019 (13)
  • Eylül 2019 (15)

    Etiketler

    Merkez Bankası Başkanı kim olacak?

    Fatih Özatay, Dr.30 Mart 2016 - Okunma Sayısı: 2492

    Görev süresinin nisan ortasında bitecek olması nedeniyle, Merkez Bankası Başkanı’nın yeniden aynı göreve atanıp atanmayacağı, atanmazsa yerine kimin geleceği son günlerde sıkça tartışılıyor. İş, Başkan ile de bitmiyor; yardımcılarının bir kısmının da görev süreleri yakında sona erecek. O makamların nasıl doldurulacağı da tartışılıyor. Bu tür yüksek bürokrat atamaları elbette çekici konuların baş sıralarında geliyor; tartışılmasında bir gariplik yok.

    Garip olan başka bir şey; şu: Merkez Bankası’nın yapabilecekleri konusunda önemli bir kafa karışıklığı var. Söylenenlere, yazılıp çizilenlere bakarsanız özelde bizim Merkez Bankası genelde de tüm merkez bankaları süper güçlere sahipler. Onlara atfedilen gücün haddi hududu yok. Özellikle işsizlik ve büyüme konusunda bayağı bir rol oynayabilecekleri düşünülüyor. Bu nedenle de mesela Merkez Bankası’nın “enflasyonla mücadele etmeye çok fazla ‘kafayı takmaması’ asıl olarak büyümeyle ilgilenmesi” tavsiye ediliyor. Bazıları biraz daha az ‘keskin’; onlara göre enflasyonla mücadele ‘kadar’ büyüme de dikkate alınmalı. Elbette son iki cümlede yer alan ‘büyüme’ sözcüğünü ‘işsizlik’ ile de değiştirebilirsiniz.

    Bu tavsiyelerin altında yatan temel neden belli: Enflasyona fazla kafayı takan bir merkez bankasının faiz haddini ‘gereğinden’ yüksek tutacağı, böylelikle kredi faizlerinin de yüksek olacağı ve yatırımları olumsuz etkileyeceği düşünülüyor. Yatırımları belirleyen tek unsur kredi faizi değil elbette, hatta en önemli unsur da değil ama kredi faizinin yatırım kararları üzerinde bir etkisi olduğu da açık.

    Peki, bu durumda, merkez bankalarının enflasyonu etkileme güçleri kadar büyüme ve işsizlik oranlarını da etkileme güçleri olduğu savı doğru mu? İktisat kuramının bu soruya yanıtı net. Şu: “Merkez bankaları disiplinli bir para politikası uyguladıkları sürece makroekonomik istikrara hizmet ederler. Maliye politikası ile finans sistemini düzenleyen ve denetleyen kurumların da düzgün politikalar uygulamaları halinde, oluşan makroekonomik istikrar ortamında belirsizlik azalır, ekonomik birimler önlerini çok daha rahat görürler. Böyle bir ortam, bir ekonominin potansiyelinin kullanılması için zorunludur. Kısacası, disiplinli bir para politikası, büyüme oranının ve işsizlik oranının potansiyel düzeylerinde oluşmasına katkıda bulunur.”

    Türkiye açısından bakıldığında ilk sorun burada ortaya çıkıyor. Potansiyel işsizlik düzeyi yüzde 10 düzeyinde. Potansiyel büyüme oranı ise yüzde 4,5 gibi. Bu düzeylerden memnun değiliz. Zira bu büyüme oranı ile zengin ülkelerle aramızdaki gelir farklılığını kapatmamız mümkün değil. Yüzde 10 işsizlik oranı ise yüksek bir oran. Kaldı ki işgücüne katılım oranı gelişmiş ülkeler düzeyinde olsa, işsizlik oranı daha da yüksek olacak. Bu durumda kafalar Merkez Bankası’na dönüyor. Oysa Merkez Bankası’nın bir ekonominin potansiyelini değiştirmek gücü yok. Mesela potansiyel büyüme oranını ele alın. Bir dolu unsurdan etkileniyor. Özellikle iki tanesi çok önemli: Yüksek ve kaliteli eğitime sahip bir nüfus. Yüksek teknolojili üretim ve ihracat. Faiz oranını değiştirerek ya da zorunlu karşılık oranını şu ya da bu düzeyde tutarak; bu iki unsuru nasıl etkileyeceksiniz?

    Potansiyel büyüme oranını belirleyen önemli bir başka unsur ise yatırım oranı. Yukarıda, faiz politikasının bir ölçüde yatırımlar üzerine etkili olduğunu belirttim. Ama ‘bir ölçüde’. O ölçü de fazla değil. Kredinin maliyetinden daha önemlileri var: Anlaşmazlık halinde, hukuk sistemi bu anlaşmazlıkları çabucak ve adil biçimde çözüyor mu? Vergi sistemi ve vergi denetimi herkese eşit mesafede mi? Yatırım kararı aldığınızda dikkate aldığınız değişkenler bir gecede değişiyor mu yoksa oyunun kuralları sabit mi? Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ama gerek yok. Meramım anlaşıldı sanırım.

    İkinci sorun ise ilkiyle ilişkili. Sanılıyor ki, bir ülkenin potansiyelini belirleyen ‘derin’ faktörler değiştirilmese bile, merkez bankaları faiz politikalarıyla bu potansiyeli kalıcı biçimde değiştirebilirler. Yani, faizi düşük tutarak büyümeyi kalıcı biçimde yükseltebilirler. Artık bu konu, kuramsal iktisatçılar için arkaik bir konu; tartışılmıyor bile. Üzerinde çok sayıda çalışma yapılmış ve artık tartışma sona ermiş. Sonuç şu: “Para politikası yoluyla büyüme oranını ya da işsizlik oranını bir süre değiştirebilirsiniz ama bu değişiklik kalıcı olmaz. Olmadığı gibi başka istenmeyen sonuçlar ortaya çıkar. Mesela enflasyon zıplar.”

    Bu durumda Türkiye’de mevcut enflasyon oranından kimse şikâyetçi değilse ve faiz oranı yüksek bulunuyorsa yapılacak şudur: Yüzde 5 gibi bir enflasyon hedefinde ısrar etmenin anlamı yok. Zira hem bu hedef tutturulamıyor hem de bari gerçekleşme hedeften çok uzak düşmesin diye faiz çoğu kesimin şikâyet ettiği bir düzeyde kalıyor. Dolayısıyla, enflasyon hedefi daha yüksek bir düzeyde belirlenebilir. Ben enflasyonun yüksek olduğunu ve Türkiye ekonomisine zarar verdiğini düşünüyorum. Ama biliyorum ki çoğu kişi böyle düşünmüyor. Bu durumda, hedefi yükseltmek ve Merkez Bankası’na sahip olmadığı süper güçleri atfetmemek yapılabileceklerin en ‘masumu’. Başka denenecek her yolun sonucu hüsran olur.

    Bu köşe yazısı 30.03.2016 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Yazdır