Arşiv

  • Ekim 2020 (10)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)
  • Mayıs 2020 (22)
  • Nisan 2020 (25)
  • Mart 2020 (17)
  • Şubat 2020 (21)
  • Ocak 2020 (26)
  • Aralık 2019 (23)
  • Kasım 2019 (12)

    Etiketler

    2020’de Türkiye ekonomisi

    Fatih Özatay, Dr.25 Aralık 2019 - Okunma Sayısı: 1985

    Son açıklanan GSYH verileri ekonomimizin 2018’in ikinci çeyreğinde resesyona girdiğini gösteriyor. GSYH, son çeyrekte dibe vuruyor ve 2019’un ilk çeyreğinden itibaren bir toparlanma süreci başlıyor. Toparlanma 2020’de sürer mi?

    Yanıtlayabilmek için, gözlenen toparlanmanın arkasındaki nedenlere bakmak gerekiyor. Finansman sağlayanların, mevcut kamu borcunun ulaştığı düzey nedeniyle algıladıkları riskin çok yükselmesi sonucunda, bir devlete borç vermeyi kestikleri borç düzeyi ‘borç sınırı’ olarak tanımlanıyor. Kamu borcumuzun yılın başında –hangi yöntemle tahmin edilirse edilsin- borç sınırının altında olması, 2019’da maliye politikasını gevşeterek resesyonun şiddetini azaltmamıza imkân tanıdı. Açık ki bu tür bir maliye politikası hiçbir ülkede sürekli uygulanamaz. Peki, önümüzdeki yıl da maliye politikasındaki gevşeme devam edebilir mi?

    Bir defalık gelir artışları bir tarafa bırakıldığında bütçe açığının GSYH’ye oranı 2019’da yüzde 5’in üzerinde gerçekleşecek. Faiz dışı açık da GSYH’nin yüzde 3’üne ulaşmak üzere. Riski çok düşük normal bir ekonomide resesyondan çıkmak için bir-iki yıl bu düzeyde bir açık verebilirsiniz. Elbette, herkesi, ilerleyen yıllarda maliye politikasındaki gevşemeyi telafi edeceğinize ikna ederek. Türkiye’ye ilişkin risk algılaması yılın ilk aylarına kıyasla düşmesine karşın hala oldukça yüksek bir düzeyde. Aynı tür maliye politikasının uygulanmasını sınırlayacaktır. Şüphesiz, aynı politika ısrarla sürdürülmek istenebilir. Özellikle bir defalık yeni gelir artışları ile. Bu tür bir ısrar, büyümeyi artıracak bile olsa, ileride riski yükselterek daha sonraki dönemlerin büyümesinin düşük olması pahasına gerçekleştirebilir bunu.

    Gözlediğimiz toparlanmanın ardındaki ikinci neden mal ve hizmet ihracatımızın 2018’in başından bu yana neredeyse kesintisiz biçimde artış göstermesi. İhracatımızın yarısını AB’ye yapıyoruz. Son Dünya Ekonomik Görünümü raporunda IMF sınırlı da olsa AB büyümesinde artış bekliyor. Almanya için ise daha keskin bir artış öngörüyor. İhracatımızın geriye kalanının önemli bir kısmı enerji ihracatçısı ülkelere. Enerji fiyatlarında ise bir miktar düşüş tahmin ediliyor. Kısacası, ihracatımızın iki ana belirleyicisinden biri olan mal sattığımız ülkelerin geliri açısından bir sorun görünmüyor. İkinci ana belirleyici ise paramızın reel değeri. Bunun nasıl gelişeceğiniz öngörmek çok zor. Ekonomi dışı bir dolu unsura da bağlı çünkü. Mesela, Trump’ın “sizi mahvedebilirim” mealindeki son derece saygısız tweetini kim öngörebilirdi? Nereden ve nasıl geleceği belli olmayan bu şokların olası etkileri bir tarafa, ihracatın 2020’de olumsuz bir seyir göstermemesi beklenir.

    Toparlanmanın üçüncü ana nedeni ise kamu bankaları öncülüğünde başlayan, son haftalarda özel bankaların da eşlik ettikleri hızlı kredi genişlemesi. Özellikle tüketici kredilerinde yüksek artışlar gözleniyor. Bu eğilimi TCMB de aldığı kararlarla teşvik ediyor. Yıl boyunca kredilerin sorunlu kısmı tartışıldı. Düzeyi neydi? Artabilir miydi? Sorunlu kredileri ayıklama operasyonu gerekiyor muydu? Son haftalardaki keskin kredi artışlarına bakıldığında bu sorunların geride kaldığı gibi bir izlenime kapılıyor insan. Öyleyse dert etmeye gerek yok. Kredi artışı devam edebilir. Beraberinde özel tüketim artışı da. Gerçekten öyle mi? Faiz indirimleri devam edebilir mi? Salt kredi artışına dayanan bir büyüme gelecek açısından ne ima ediyor? Gelecek yazıda tartışmaya başlamak isterim.

     

    Bu köşe yazısı 24.12.2019 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler:
    Yazdır