Arşiv

  • Mayıs 2021 (8)
  • Nisan 2021 (8)
  • Mart 2021 (15)
  • Şubat 2021 (12)
  • Ocak 2021 (14)
  • Aralık 2020 (16)
  • Kasım 2020 (13)
  • Ekim 2020 (13)
  • Eylül 2020 (16)
  • Ağustos 2020 (13)
  • Temmuz 2020 (16)
  • Haziran 2020 (25)

    ‘Reel kurcu’ görüşün dayanılmaz çekiciliği

    Fatih Özatay, Dr.10 Mart 2021 - Okunma Sayısı: 329

    Yıllardır beni rahatsız eden bir Türkiye ekonomisini ‘okuma’ biçimi var. Şöyle özetlemek mümkün: Ekonomide olan biten ağırlıklı olarak liranın yabancı para birimleri karşısındaki reel değerindeki gelişmeye (yurtiçi ve yurtdışı enflasyon farkından arındırılmış biçimine) bağlanılıyor. Reel kur endeksi bu iktisatçılar için neredeyse ekonominin en önemli göstergesi.

    Önce şunu belirtmek gerekiyor. Reel kur gerçekten önemli bir makroekonomik gösterge. İhracatta ve ithalatta yaşanan dalgalanmalar ile reel kurdaki dalgalanmalar arasında yakın bir ilişki var. Mesela TL’nin reel değer kaybı (diğer belirleyici unsurlar aynı kalmak üzere) ihracatı artırır. ‘Diğer belirleyici unsurlar’ koşuluna dikkat: Küresel kriz sırasında ya da 2020’de olduğu gibi paranız reel olarak değer kaybetse de ihracatınız belirgin biçimde düşebilir. Mal sattığınız ülkelerin gelirindeki dalgalanmalar da önemli çünkü. Neyse…

    ‘Reel kurcu’ bakış açısı dar; dar olunca da göremediği önemli noktalar var. Birincisi şu: TL’nin yabancı paralar karşısında nasıl değer kaybettiği çok önemli. Risk arttığı için TL cinsinden mali varlıklardan kaçılıyorsa; döviz talebi artıp, TL talebi azalıyor. Kur sıçrıyor. Bu ortam faizin de risk nedeniyle yükseldiği bir ortam: Yüksek faiz ve yüksek kur aynı anda gözleniyor. Mesela 2018’in nerdeyse tamamı. Bu ortamda, bir yandan ihracat artarken, diğer yandan faiz artışı ve artan belirsizlik iç talebi düşürüyor. Bir de şirketlerinizin döviz cinsinden borcu çok yüksekse, kur artışı bilançolarını bozuyor. Üretimi azaltıp, işçi çıkarıyorlar. Büyümeye net etki olumsuz oluyor.

    Denilebilir ki, TL vaktiyle değerli tutulmasaydı şirketlerin döviz borcu bu kadar artmaz ve kur artışları onların faaliyet hacmine (ve milli gelire) zarar vermezdi. Bu bakış açısı, küresel krizden sonra gelişmiş ülkelerin saçtığı bol paranın bizim gibi ülkelere nasıl aktığını ve bu akışı kontrol etmek yerine özendirdiğimizi unutuyor. Bu akım sonunda hem kredi miktarının hem de döviz borçlarının keskin biçimde yükseldiği gerçeğini dikkate almıyor. Üstelik yaklaşık 2010’dan sonra artışa geçen döviz cinsinden borcu, ilginç bir şekilde 2007 öncesindeki para politikasına (yüksek faiz – düşük kur dedikleri) bağlıyor. Yani, 5-10 yıl önceki faiz ve kur gelişmeleri ne hikmetse şirketlerin yıllar sonra borçlanmalarını yükseltiyor.

    Sözünü ettiğim görüşe yol açan bakış açısı o kadar dar ki o açıdan bakanlar şunu da unutuyorlar: İş başına geldiniz. Geçmişten yüklü döviz borcu dolu bilançolar var. Enflasyon yüksek. Verimlilik yerlerde. Allah aşkına böyle bir ekonomide (statükoyu değiştirmeden) TL reel olarak değer kaybetsin de ihracat artsın diye bir politika seçeneği olur mu? Bu politika riskinizi daha da artırmaz mı? Dolayısıyla önemli olan önce riskinizi kalıcı biçimde düşürecek adımları atmakta. Sonra da statükoyu değiştirmeye çalışmakta. Bunları yapmadan TL’ye reel olarak değer kaybettirmeye çalışmak, üstelik bunu hızlı biçimde yapmak, ekonomiyi krizin eşiğine getirir. Yakın geçmişe bakmak, bunu anlamak için yeterli olmalı.

     

    Bu köşe yazısı 09.03.2021 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler:
    Yazdır