ProjelerAraştırmacılarTartışma Tebliğleri
Savaşın Getirdiği Belirsizlikler Risk mi, Yoksa Öngörülemezlik Temelinde Tehlike mi? Zeminin Kaydığı Ortamda Şirketler Neler Yapabilir?
Savaşın Getirdiği Belirsizlikler Risk mi, Yoksa Öngörülemezlik Temelinde Tehlike mi? Zeminin Kaydığı Ortamda Şirketler Neler Yapabilir?
Yayın Tarihi:08/06/2026

İçinden geçtiğimiz dönem, “öngörülemezlik” diye de adlandırabileceğimiz bir dönem: İşlerin zorlaştığı; karmaşık, kaotik ve kimi durumda rastlantısal şekilde tahmin yapmaktan bizi uzaklaştıran belirsizliğin bir üst seviyesi olarak görülmelidir. Başka bir ifadeyle, hiç ummadığımız şeyler hiç ummadığımız sonuçlara yol açabilir. Felsefi temelde öngörülemezliği daha yapısal (ontolojik), zeminin kaydığı, kaotik ve riskin yerini tehlikeye bıraktığı yeni bir durum olarak da görmek mümkün. 

Alman filozof Martin Heidegger, “zeminsizleşme” (1927, 1962) ile her şeyin “alışıldık anlamını” kaybedeceğini ve kişiler için bir tür asılı kalmışlık hissi doğacağını söyler. Aynı tespiti, yeni bir biçim kazanan  Doğu-Batı gerilimleri ile finansal piyasalarda derinleşen rezerv para tartışmaları çerçevesinde, ülkelerin siyasi ve ekonomik yönetimleri için de yapmak mümkün. 

Türkiye ekonomisi, ABD-İsrail ve İran savaşına, ekonomide kırılganlıkların artmaya başladığı bir dönemde hazırlıksız yakalandı. Uygulanan ekonomik program (aslında bir ekonomik programdan çok finansal istikrar arayışı programı diyebiliriz), rasyonel politikalara dönüş bağlamında finansal piyasalarda bir istikrar sağlasa da özellikle yapısal alanlar, kural bazlı sistem ve maliye politikasına yönelik çabaların yetersiz kalması nedeniyle son dönemde patinaj yapmaya başlamıştı. Devrede olan kontrollü kur modeli, enflasyonda hedeflenen düzeylerin gerisinde kalınması (2025 yılında 2024’e göre enflasyon hedeflerindeki sapmanın daha yüksek seviyelerde çıkması), potansiyelin altında büyüme, doğrudan yabancı sermaye ve uzun vadeli dış kaynak girişlerinin yavaşlaması ile dış açık ve artan finansman ihtiyacı, programın üçüncü yılında makro dengeler üzerinde daha belirleyici hale gelmişti. Buna makro tahminlerle gerçekleşmeler arasındaki farklılaşma eklendiğinde, program kredibilite açısından da soru işaretlerinin artmaya başladığı bir döneme girmişti. 

Bu süreçte reel sektörde en olumsuz etkilenenler, küçük ve orta ölçekli işletmeler ile ihracat yapan imalatçı firmalar olmuştur. TL’nin değerlemesi enflasyonla mücadele açısından bir politika aracı olmakla birlikte sürecin uzaması ve içeride programlananın üzerinde artan maliyetler, firmaların rekabet gücünü azaltmıştır. 2026 yılında savaş öncesinde artış eğilimine giren cari açık, bölgemizde yaşanan savaşın etkisiyle daha da hızlanmıştır. Savaş nedeniyle özellikle İran’la dış ticaret ve transit ticaret hacminde yaklaşık 10 milyar dolarlık bir kayıp yaşanırken firmaların döviz pozisyon açığı 200 milyar dolara kadar yükselmiştir. Aynı dönemde sanayi üretim endeksleri ile kapasite kullanım oranlarında da gerileme gözlenmiştir. Finansman maliyetlerinin yüksek olması ve doğrudan yabancı sermaye girişindeki yetersizlikler de firmaların borçlanma maliyetlerinin artmasına yol açmıştır.

Türkiye, enerji bağımlılığı, baskılanan döviz kuru politikası ve sıcak savaşın yaşandığı coğrafyaya yakınlığı nedeniyle önemli ekonomik ve jeopolitik risklerle karşı karşıyadır. Savaşla birlikte ortaya çıkan ve öngörülemezliği artıran yeni koşullar hem kamu hem de özel sektör açısından iş yapma biçimlerinin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. 

Devlet, mevcut plan ve programlarını değişen ve risk temelli yönetimden farklılaşan bu öngörülemezlik ortamının gerektirdiği şekilde yeniden hazırlamalı, tehlikelere ve fırsatlara eşit yaklaşarak yönetim stratejilerini ortaya koymalıdır. Böyle dönemlerde kamunun liderliği ve toparlayıcılığı kritik önemdedir. Bu mesele, özel sektörün mikro politikalarla çözebileceği bir mesele olmaktan çıkmıştır. Bunun için de özel sektörün geleneksel yaklaşımından vazgeçerek ne istediğini açık ve samimi bir şekilde anlatması ve nerede yaşamsal desteklere ve yönlendirmelere ihtiyacı olduğu konusunda bir mutabakat kültürü geliştirerek kamudan talepte bulunması gerekmektedir. 

Firmalar bu döneme ilişkin olarak:

  • Yalnızca piyasa koşullarına ve kendi faaliyet alanlarına odaklanmak yerine, bir zemin kaymasını andıran yeni yapıya uyum sağlamanın kamu politikalarıyla eşgüdüm içinde hareket etmeyi gerektirdiğini görmelidir. Bu nedenle, politika oluşturma süreçlerine daha aktif katkı sunmaları önem taşımaktadır. Bu noktada meslek örgütlerine önemli görevler düşmekte, daha esnek ve katılımcı yönetim anlayışlarına ihtiyaç duyulmaktadır.
  • Kaotik sonuçları muhtemel görmeli, mümkün olduğunca devletle ve kendi aralarında koordinasyon ve iş birliğini güçlendirecek sektörel/bölgesel yeni mekanizmalar ve platformlar yaratmalıdır.
  • Bu yapı içinde önceliklendirme becerisini geliştiren bütçe sürecine özel önem vermelidir. Arz şoklarından etkilenen projelerini ve faaliyetlerini ele alan, hızla karşılık veren ve savaş koşullarıyla uyumlu bütçeleme önemli görülmelidir. Bu anlamda önceliklendirme ve ekonomik koşullara uyum için bu dönemde, tüm faaliyetlerin ve projelerin bir program yaklaşımı çerçevesinde baştan ele alındığı sıfır tabanlı bütçeleme de hibrit formda kullanılabilir. Dolayısıyla, bütçe hazırlama ve uygulama kapasitesi çok gelişkin olmayan özel sektör açısından bu dönemi sıfır tabanlı bütçe sistemiyle geçmeye çalışmak mali yönetim açısından önem taşımaktadır.
  • Sektörlerinde enerji verimliliği yanında enerjinin daha tasarruflu kullanılmasını sağlayacak araştırma ve geliştirme çalışmaları ile yatırımları önceliklendirmelidir.
  • Alternatifli tedarik stratejileri ile lojistik planlama ve yönetim arayışlarını kurumsal yapı içinde güçlendirmeye çalışmalıdır.
  • 2013-2024 döneminde, ağırlıklandırılmış ortalamalara göre yatırım teşviklerinin büyüklüğü yıllık bazda GSYH’nin yüzde 3,6’sına, toplam vergi gelirlerinin ise yaklaşık yüzde 20’sine ulaşmıştır (Yılmaz, 2026). Bu teşviklerin, içinde bulunulan dönemin koşulları dikkate alınarak hızla gözden geçirilmesi; mevcut etkinsizliklerin kamuoyuna ve paydaşlara doğru biçimde anlatılması; kaynakların ise etkilenen sektörler, firmalar ve istihdamı destekleyecek alanlara yönlendirilmesini sağlayacak yeni bir çerçevenin oluşturulması gerekmektedir. Bu anlamda özel sektörün yatırım teşviklerine yönelik sorunları daha gerçekçi ortaya koyması ve bu dönem için firmaların dayanma gücünü artırmaya yönelik somut bir biçimde revizyonları talep etmesi önemlidir.
  • Kural bazlı ve düzenlemeler temelinde işleyen bir sistemin oluşturulabilmesi için, devletin değişen koşullar karşısında yalnızca piyasa aksaklıklarını gidermeye odaklanması yeterli değildir. Yeni dönemde arz yönlü politikaları güçlendirecek, maliyet yapılarını iyileştirecek ve yeni piyasa alanları yaratacak destek mekanizmalarının geliştirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de firmaların özellikle meslek örgütleri üzerinden kamusal müdahale biçimleri ve piyasa ilişkisini güçlendirecek önerileri de masaya getirmesi beklenmelidir.

Burada kritik başarı faktörü, devletin, ekonomi yönetiminin uzlaşma kültürü ve bunu resmileştiren politika beyanları temelinde bir iş yapma kültürüne açık olması ve bunu desteklemesine de bağlı görülmektedir. Bununla birlikte, özel sektörün de amaç fonksiyonunu ülke refahı olarak geniş düşünmesi ve kurumsal çalışmalara bu yönlü bakması gerekmektedir. 

Olumsuz hikayemiz çok, ama bu dönemde örnek uygulamalar yaratmak olmazsa olmazımız olarak görülmelidir. 

 

 

 

 

Bu çalışma 1.5.2026 tarihinde Bloomberg Businessweek’de yayımlanan yazının genişletilmiş versiyonudur. 

Paylaş:
tepav

TEPAV web sitesinde yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. TEPAV'ın resmi görüşü değildir.

© TEPAV, aksi belirtilmedikçe her hakkı saklıdır.

Söğütözü Cad. No:43 TOBB-ETÜ Yerleşkesi 2. Kısım 06560 Söğütözü-Ankara

Telefon: +90 312 292 5500

Fax: +90 312 292 5555

tepav@tepav.org.tr / tepav.org.tr

TEPAV veriye dayalı analiz yaparak politika tasarım sürecine katkı sağlayan, akademik etik ve kaliteden ödün vermeyen, kar amacı gütmeyen, partizan olmayan bir araştırma kuruluşudur.