logo tobb logo tobbetu

"Arap Baharı", AB ile Türkiye’nin Dönüşüme Olası Katkıları ve ABD’nin Rolü… Bertelsmann Vakfı tarafından düzenlenen toplantı dizisine, Türkiye’den panelist olarak TEPAV AB Enstitüsü Direktörü Eralp katıldı.
Haber resmi
16/11/2012 - Okunma sayısı: 2302

 

ANKARA - TEPAV Avrupa Birliği (AB) Enstitüsü Direktörü Nilgün Arısan Eralp, “Arap Baharı” olarak adlandırılan dönüşüm sürecinin etkilediği ülkelerden temsilcilerle 12-16 Kasım 2012 tarihleri arasında dört AB başkentinde düzenlenen toplantı dizisine katıldı. Eralp, etkinliğin ardından bölge ülkelerinin ABD’nin aksine AB’den halen ciddi beklentileri olduğunu, Türkiye dış politikasının ise bölgede giderek mezhepçi bir görünüm aldığını gözlemlediğini belirtti.

Bertelsmann Vakfı tarafından Berlin, Brüksel, Paris ve Varşova’ya düzenlenen “Arap Dünyasında Dönüşüm ve AB ile Türkiye’nin Bu Dönüşüme Olası Katkıları ve ABD’nin Rolü” başlıklı toplantı turuna, Türkiye’den TEPAV AB Enstitüsü Direktörü Nilgün Arısan Eralp katıldı. Etkinlikte Arısan’ın yanı sıra Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Körfez ülkeleri, ABD ve AB’den de araştırmacı, diplomat ve gazeteciler panelist olarak yer aldı. Konuşmacılar düzenlenen panellerle görüşlerini bulundukları ülkenin siyasetçi, akademisyen, diplomat ve gazetecileriyle paylaştı. Kamuya açık panellerin yanı sıra Belçika ve Polonya’da dışişleri bakanlıklarının üst düzey temsilcileri ile Fransa’da Le Monde Diplomatique, Polonya’da ise Gazeta Wyborcza editor ve yazarları ile toplantılar yapıldı. Brüksel’de yapılan panel ise Avrupa Parlamentosu’nda gerçekleştirildi.

Program kapsamında Arap dünyasındaki dönüşümün gelişimi, bu gelişimin olumlu yönde yani demokratik konsolidasyon ve ekonomik refah yönünde gelişimi için AB ve Türkiye’nin işbirliğinin önemi, dönüşüm sürecindeki ülkelerin Türkiye ve AB’den beklentileri ve yeni ABD yönetiminin bu süreçteki rolü ayrıntılı bir şekilde değerlendirildi.

“Obama önceliği ekonomiye verecek” algısı…

Toplantılarda ABD’nin, ikinci Obama yönetimi döneminde, dönüşüm sürecinde bulunan Kuzey Afrika ülkelerine ve Suriye krizinin çözümüne çok fazla katkı sağlayamayacağı dile getirildi. ABD’nin seçim sonrasında önceliği mali sorunlarının, özellikle bütçe sorununun giderilmesi ve ekonomik gelişmenin sağlanmasına vereceği, Bush yönetimine bir tepki olarak da Ortadoğu bölgesinin içinde bulunduğu sorunların çözümü sürecine aktif olarak katılamayacağı ifade edildi. Bu bağlamda, ABD’nin ancak Suriye krizi ciddi bir şekilde Türkiye’ye sıçramaya başlarsa NATO üzerinden Türkiye’ye savunma amaçlı silah teminine katkı sağlayabileceği, ABD’nin kendi girişimleri sonucunda yeni oluşan Suriye muhalefet yapısının (Suriye’nin Devrimci ve Muhalefet Güçlerinin Ulusal Koalisyonu) meşruiyetini tanısa da bu muhalefete silah teminini düşünmediği belirtildi. ABD’nin daha önce Suriye muhalefetine silah temin etmemesinin arkasındaki nedenin El-Kaide gibi aşırı uçların güçlenmesini engellemek olduğu, ama yine de Suriye’de direnişçiler arasına aşırı uçların, kökten dinci unsurların muhalefet içine yerleştiği özellikle vurgulandı. Toplantılarda Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin temsilcilerinin de ne Suriye’deki krizin çözüm sürecinde ne de içinde bulundukları dönüşüme katkı anlamında ABD’den ciddi bir beklentisi olmaması dikkat çekti.

“Arap Baharı, AB diplomasisinin kışı oldu”

AB’nin ise bölge ülkelerine karşı, geçmişte otoriter rejimleri desteklemekten kaynaklanan suçluluk duygusu ön plana çıksa da şimdi Suriye krizi karşısında Birlik olarak ortak bir çözüm geliştirememesi ve içinde bulunduğu mali kriz/Avro krizi nedeniyle dönüşüm sürecinde bulunan Kuzey Afrika ülkelerine yeteri kadar katkı sağlayamaması “Arap Baharı, AB diplomasisinin kışı oldu” şeklinde yorumlandı. Her ne kadar Doğu Bloku’nun dağılma süreci öncesinden başlayarak ciddi bir dönüşüm geçiren Polonya gibi ülkeler özellikle Tunus’a demokratikleşme sürecinde katkı sağlamak için büyük çaba harcasa da genelde AB düzeyinde ekonomik ve teknik yardımın sınırlılığının bu yorumu doğrular nitelikte olduğu gündeme geldi. Ancak bölge ülkeleri ABD’nin aksine AB’den halen ciddi beklentileri olduğunu ifade ettiler.

Serbest dolaşım, eğitimde işbirliği ve sivil diyalog talebi…

Suriye krizinde, muhalefete ve direnişçilere insani yardımın taleplerin başında geldiği ve Esad yönetimine her türlü desteğin kesilmesi beklentisinin güçlü olduğu belirtildi. Bu bağlamda Avrupa Parlamentosu’nun Suriye hükümetinin muhalefetin kendi içindeki iletişimi izlemesine olanak veren “dijital gözetim teknolojisi” ihracatına yasak getirmesi özellikle vurgulanan bir unsur oldu. “Arap Baharı” sonrası bir dönüşüm süreci içine Kuzey Afrika ülkeleri ise AB’den özellikle serbest dolaşım ve öğrenci değişim programları ve sivil toplum gelişimine destek konusunda daha fazla beklentiye sahip olduklarını dile getirdiler.

Arap Baharı sonrası dönüşüm sürecinde bulunan Kuzey Afrika ülkeleri yaşadıkları sorunları özellikle işsizlik, genç işsizliği ve eğitimsizlik olarak özetlerken önemli bir noktaya dikkat çektiler. Kuzey Afrika ülkelerinde “radikal İslam” tehlikesinin, Batı dünyasının ve özellikle AB’nin bu ülkelere destek sağlamaması için bir bahane olarak kullanılmamasını istediler. Katılımcılar ülkelerdeki gelişmelere “İslamcılık - laiklik” ikileminden değil; insan hakları, hukukun üstünlüğü ve sosyal adalete saygı penceresinden bakılmasının dönüşüm sürecinin olumlu yönde evrimi açısından taşıdığı önemi vurguladılar.

Türkiye dış politikasına bakış…

Türkiye’nin Suriye politikası değerlendirildiğinde ise, bu politikanın özellikle uluslararası camianın sessiz ve pasif kaldığı bir dönemde Esad yönetiminin şiddetli baskıcı yöntemlerine karşı sesini yükseltebilmesi ve Suriyeli mültecilere topraklarını açması açısından önemli olduğu dile getirildi. Ancak Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Türkiye’nin dış politikasının giderek mezhepçi bir görünüm aldığına dair bir algının yaygınlaşmakta olduğunun ve bu algının da Türkiye’nin arabulucu rolüne zarar verdiğinin altı çizildi.  Ayrıca uluslararası camianın (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, uluslararası yardım örgütleri ve AB üye ülkeleri) Türkiye’deki Suriye mülteci kamplarına sağlamayı önerdikleri insani yardıma ülkenin istekli olmaması ve sadece mali yardım talep etmesinden duyduğu hayal kırıklığı da sık sık gündeme getirilen konulardan oldu.

Kuzey Afrika ülkeleri, Türkiye’nin özellikle ekonomik performansı, liberal ticaret ve vize politikaları ve uluslararası girişimcilerin yatırımları sayesinde bölgede ciddi bir ağırlığı olduğunu; çoğunluğu Müslüman bir nüfusa sahip olan bir ülke olarak “Arap Baharı”nda talep edilen demokrasi, insan hakları, sivil-askeri ilişkilerin normalleşmesi, hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerleri bir ölçüye kadar benimsemiş olması nedeniyle de bir “ilham kaynağı” olarak algılandığını belirttiler. Türkiye’nin söz konusu değerleri benimsemesinin temel nedeninin artık tıkanmış bulunan AB katılım süreci olduğu da belirtildi. Katılımcılar, bu süreçten bazı AB ülkeleri ve siyasetçileri tarafından kimlik bazında dışlanmasının Türkiye’deki reformları yavaşlattığı, hatta temel özgürlükler ve hukukun üstünlüğü alanında yaşanmaya başlanan ciddi sorunların dönüşüm sürecindeki Arap ülkelerindeki entelijansiya tarafından endişeyle takip edildiğini belirtti. Bunun da Türkiye’nin “ilham kaynağı” niteliğini zedelediği dile getirildi. Bu bağlamda Türkiye’nin “bölgenin lideri ve yönlendirici gücü” olduğuna ilişkin söylemlerin, söz konusu ülke halklarının gururunu incittiği ve akla “kapasite - beklentiler ikilemi”ni getirdiği vurgulandı.

Hollande Fransası’nda da AB beklentisi olumsuz

Türkiye’nin ağırlıklı olarak siyasi nedenlerle tıkanan müzakere sürecinde, özellikle Sarkozy Fransası tarafından yalnızca üyelikle doğrudan bağlantılı olmaları nedeniyle bloke eden fasılların Hollande Fransası tarafından açılıp açılmayacağı sorgulandığında, Fransa’da ciddi boyutlara varan “islamofobi”nin buna engel olma olasılığının yüksek olduğu dile getirildi.

Son olarak, Türkiye ile AB arasındaki sorunların, ikisinin Kuzey Afrika ülkelerine dönüşüm sürecinin olumlu yönde evrilmesine katkı sağlayıcı projeler geliştirmesini engelleyebileceği düşünülse de özellikle özel sektörün, sivil toplum kuruluşlarının ve ekonominin gelişimine katkı sağlama konusunda AB ve Türkiye’nin önemli bir potansiyele sahip olduğu belirtildi.

Yazdır

« Tüm Haberler