Arşiv

  • Temmuz 2017 (16)
  • Haziran 2017 (23)
  • Mayıs 2017 (20)
  • Nisan 2017 (19)
  • Mart 2017 (21)
  • Şubat 2017 (16)
  • Ocak 2017 (20)
  • Aralık 2016 (19)
  • Kasım 2016 (22)
  • Ekim 2016 (18)
  • Eylül 2016 (17)
  • Ağustos 2016 (20)

    Etiketler

    Korumacılık karşıtı kampın karnına kramp, odur işte Donald Trump!

    Serdar Sayan, Dr.13 Temmuz 2017 - Okunma Sayısı: 395

    serdar sayan 13072017 1.600px

    * “Duvar”ı Donald Trump’ı çepeçevre saracak şekilde inşa edin (maliyeti neyse ben öderim!)

    ABD-Meksika arasındaki sınır

    3 bin küsur kilometre boyunca uzanıyor. ABD Başkanı Trump, geçim sıkıntısı yüzünden ABD’ye kaçak geçerek iş arayan yoksul Meksikalıların Amerikalıların işlerini elinden aldığı gerekçesiyle, bu sınırı bir duvarla kapatmak istiyor. Bu kadar uzun sınıra Çin Seddi gibi bir duvar gerektiğinden Trump’ın hayalindeki duvar, belki de Berlin Duvarı’ndan bu yana en çok konuşulan duvar oldu bile. Ha bir de “Utanç Duvarı” var meşhur duvarlardan…

    serdar sayan 13072017 2.250px

    Halen sınırın iki tarafında da çok sayıda serhat şehri var. ABD’nin San Diego ve Meksika’nın Tijuana şehirleri de bunlar arasında. Ben Kuzey Amerika (kıtası) Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) 1994’te yürürlüğe girmesinden birkaç yıl önce sınırı San Diego’dan geçip Tijuana’ya gitmiştim. Sınırı geçişimden hemen önce çıktığım yüksekçe seyir terasında ve sınırdan Tijuana şehir merkezine giderken gördüklerim, bir sömestrlik bir “Kalkınma İktisadı” dersini bir saate sıkıştıran bir tür süper hızlandırılmış kurs gibiydi. Trump’ın seçim kampanyasında söz verdiği meşhur sınır boyu duvarı ile kontrol etmeyi hayal ettiği kaçak geçişlerin neden kaynaklandığını başka merak eden varsa izleyen paragraflara buyursun. Yazının kalanında da Trump böyle bir duvarı gerçekten yaptırabilir mi sorusuna dair iki çift laf söyleyeceğim.

    Ne diyordum? Sınırdaki seyir terasında yüzüm San Diego’ya  dönükken gördüğüm manzara, ufukta şık gökdelenleri gözüken şehir merkezi ile daha beride, içinden yer yer alçak ofis binaları ve konforlu müstakil evlerin çatılarının seçildiği göz alabildiğine uzanan yeşillikten oluşuyordu. Çatılar dışında bu yeşilliği bölen yegâne şey, simsiyah ve pürüzsüz bir asfaltla kaplı otoyollardı. Kafayı biraz eğip seyir terasının yakın çevresine bakınca da, bizim Antalya’ya benzeyen bol güneşli Kaliforniya iklimine uygun spor kıyafetleri içinde neşeli, güler yüzlü insanlar ve onların kullandığı klimalı otomobillerin park ettiği binlerce araçlık otoparklar görülüyordu.

    Yüzüm ABD’nin de en zengin kentlerinden olan bu yeryüzü cennetine dönükken hemen arkamda kalan manzara ise bambaşkaydı. Yerimi bile değiştirmeden, sadece topuklarım üzerinde 180 derece dönünce gördüğüm, aynı arazi parçasının tek bir (yapay) çizgiyle ayrılmış diğer yakasına baktığıma inanmayı imkânsız kılacak kadar farklıydı diyebilirim. Ufukta gözüken, bizim İç Anadolu’dakiler, mesela Sivrihisar-Polatlı civarındakiler kadar çıplak tepelerin eteklerinde kurulmuş, çirkin olduğu uzaktan bile belli olan bir Meksika kentiydi. Aynı iklime, aynı toprak kalitesine sahip olan Tijuana’nın, komşusu San Diego’nun her tarafından adeta fışkıran yeşillikten bu derece mahrum olması aslında diğer pek çok alandaki mahrumiyetlerinin de göstergesiydi. Nitekim bulunduğum noktadan, sınırdaki turnikelerin Meksika tarafında, kimileri ellerindeki kocaman İspanyol gitarlarını çalarak dilenen Meksikalı çocukları da görebiliyordum. Çoğu yalınayak vaziyette bekleşen bu çocuklar o sınır çizgisini geçmenin; gelir ve yaşam kalitesi ortalamaları arasında ne büyüklükte bir uçurumun üstünden atlamaya denk geldiğinin ilk habercileriydi.

    Sınırı geçip, yürüme mesafesindeki Tijuana şehir merkezine vardıktan sonra gördüklerim de ilk izlenimlerimle uyumluydu. Tijuana, estetikten uzak apartmanlarla işyerlerinin ve içinde küçük dükkânların yer aldığı pasajların, yeterince geniş olmayan caddelerin iki tarafında üst üste dizildiği, yeşillikten yoksun haliyle, çıplak tepelerin eteğinde kurulmuş yoksul bir İç ya da Doğu Anadolu kasabasına benziyordu. Bol yamalı asfaltla kaplı caddelerde seyreden çoğu klimasız araçlar egzozlarından çıkan simsiyah dumanları trafikle iç içe dolaşan kalabalığın üstüne salarak ilerliyordu. Bir başka deyişle San Diego-Tijuana sınır çizgisini geçmek, dakikalar içinde bir gezegenden diğerine değilse bile, en azından Tarabya (veya Alsancak) sahilinden bozkırdaki bir Anadolu kasabasına ışınlanmak gibiydi. Tek bir sınır çizgisiyle ayrılan iki kentteki yaşam standardı farkı gerçekten çok çarpıcıydı. (O çizgiyi geçişimi videoya çekip öğrencilerime izletmeyi akıl edemediğim için hala hayıflanırım.)

    Bahsettiğim yıllarda, ABD’deki kişi başına (SAGP) gelirin Meksika’dakinin yaklaşık 4 katıydı. San Diego’nun ABD standartlarına göre de zengin bir kent olduğu düşünüldüğünde sınırın iki yanındaki kentlerdeki yaşam standartları farkına çok da şaşmamak lazım. İşte bu yaşam standartları farklılığı yüz binlerce düşük eğitimli, dolayısıyla yüksek gelir getirecek becerilerden yoksun ve yoksul Meksikalıyı sınırı kaçak olarak geçerek ABD’de zor koşullarda çalışmaya zorluyordu. Meksika’da çok sayıda ailenin geçimi, bu kaçak göçmenlerin ABD’de kazanıp memlekete yolladıkları paralara bağlıydı. Peki o zamandan bu zamana ne oldu?

    Konuyla doğrudan ilgili en önemli gelişme, ABD ile kuzey komşusu Kanada ve güney komşusu Meksika arasında gümrük vergilerini ve diğer ticaret engellerini kaldırmayı hedefleyen

    Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması

    NAFTA’nın 1994’te yürürlüğe girmesi oldu. NAFTA 1990’ların başında serbest ticaretin tüm tarafların net yahut toplam refahını artırdığı gerçeğinden hareketle geniş destek görmüştü. Nitekim ABD’nin anlaşma sürecindeki müzakereleri Cumhuriyetçi Başkan (Baba) Bush zamanında başlatılmış ve NAFTA Demokrat Başkan Clinton zamanında yürürlüğe sokulmuştu. NAFTA’nın üye ülkeler arasında göç ve işgücü hareketliliğini düzenleyen hükümleri olmamasına karşılık, artan ticaretin Meksika’da ekonomik büyümeyi hızlandırarak yeni istihdam olanakları yaratacağı ve Meksika’dan ABD’ye kitlesel göçü engelleyeceği düşünülüyordu.

    NAFTA beklendiği gibi üyeler arasındaki ticaretin büyük ölçüde artmasına katkı yaptı. NAFTA öncesine göre, ABD’nin Meksika’ya mal ihracatı yaklaşık 6 kat artarak 240 milyar dolar mertebesine ulaşırken, Meksika’dan ithalatı 7 kattan fazla artışla 300 milyar dolar seviyesine yaklaştı. Bugün ABD, Meksika ile geçekleştirdiği mal ticaretinde 60 milyar dolar civarında açık veriyor. İki ülke arasında daha düşük hacimli bir hizmet ticareti de var. Orada da ABD lehine 10 milyar dolar civarında bir fazla var. Yani toplamda ABD Meksika’ya karşı yaklaşık 50 milyar dolarlık bir mal ve hizmet ticaret açığı veriyor. ABD’nin Meksika’daki doğrudan yabancı sermaye yatırım tutarı da 90 milyar doları geçiyor. Buna karşılık, Meksika’nın da ABD’de 20 milyar dolarlık yatırımı var.

    Trump seçim kampanyası sırasında, bu 50 milyar dolarlık açığı bilindik seviyesiz üslubuyla bolca dillendirdi. Ayrıca ABD firmalarının Meksika’da yaptığı doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının Amerikalıların istihdam imkânlarını azalttığını iddia etti. Bu iddianın doğruluk payı çok düşük olduğu ve  Meksika ile verilen dış ticaret açığı ABD’nin milli gelirinin sadece % 0,3’ü civarına denk geldiği halde, Trump seçim kampanyası sırasında Meksika’yı bir günah keçisi olarak göstererek oy toplama taktiğini başarıyla uyguladı. Meksika ile dış ticaret açığının çok yüksek olduğunu ileri sürdü ve bunun sorumlusunun NAFTA’nın ABD aleyhine hükümler taşıması olduğunu iddia etti. Ayrıca Meksika’daki ABD yatırımları ile bu ülkeden ABD’ye göçün Amerika’da istihdamı olumsuz etkilediğini ileri sürerek,  Meksika’yı ekonomik durumundan hoşnutsuz olan düşük gelirli alt-orta sınıf Amerikalıların gözünde bir ortak düşmana dönüştürmeyi başardı. Ekonomik durumlarının bozuk olmasında büyük katkısı olduğuna ikna ettiği bu kesimlerin oylarını almak üzere “Meksika sorunu” ile mücadele vaat etti. Bunu da fazlasıyla pervasız biçimde yaptı: Meksika ile verilen dış ticaret açığına zemin hazırladığını iddia ettiği NAFTA’yı lağvetmek ve üç bin küsur kilometrelik sınır boyunca, kaçak göçü durduracağını iddia ettiği bir duvar inşa etmek de dahil olmak üzere radikal (akıl dışı?) mücadele yöntemlerine baş vurmaya söz verdi.

    Aslında kimin kime karşı açık verdiğinden bağımsız olarak serbest ticaret ve doğrudan yatırım akımları, iki tarafta da kaynakların daha etkin kullanılmasına yardım ederek refah artışına katkıda bulunuyor. Ticaret, görece işgücü zengini olan Meksika’da oransal olarak daha fazla olmak üzere istihdam artışına da katkıda bulunuyor. NAFTA’nın refah etkisi milli gelire oranlandığında, çok daha büyük bir ekonomiye sahip olan ABD için daha küçük olsa da, iki taraf için de net refah artışı sağlıyor. Nitekim Meksika’nın yaşam standartlarında da benim sınırı geçtiğim yıllara oranla büyük artış var. Yine de iki ülkenin kişi başına gelir seviyeleri birbirine oranlandığında NAFTA’dan bu yana değişen çok fazla bir şey yok. Yani

    Meksika’nın ABD’ye yakınsama performansı

    aşağıdaki Grafik’te de görüldüğü gibi pek etkileyici sayılmaz. Ortak NAFTA üyeliği olmasa muhtemelen daha da açılacak olan bu gelir ve refah farkı, yoksul Meksikalıların ABD’de çalışmak üzere sınırı geçme motivasyonlarının hala NAFTA-öncesi yıllardaki kadar güçlü olacağını ima ediyor. Önemli bir kısmı kaçak giriş yapmış olan milyonlarca Meksikalı ABD’deki kazançlarından yılda 25 milyar dolara ulaşan tutarda parayı, geride bıraktıkları yakınlarının geçimine destek olmak amacıyla Meksika’ya yolluyorlar. Zaten sınırın iki tarafındaki yaşam standartları ve refah düzeyi bu kadar farklı olduğu sürece bu kadar uzun bir sınırdan göçün engellenemeyeceği açık. Kaldı ki, Trump NAFTA’yı iptal etmeye kalkarsa, aradaki refah uçurumu daha büyüyeceğinden, duvarın beklediği etkiyi yaratması için hem temel derinliğinin hem yüksekliğinin ikiye katlanması gerekecek.

    serdar sayan 13072017 3.600px

    Grafik. Meksika’da Kişi Başına Gelir Seviyesinin ABD’ye Yakınsama Performansı: NAFTA-öncesi ve -sonrası


    Zaten Kanada’nın da NAFTA’ya taraf olması ve bu ülkenin en azından şimdilik Meksika ile bir ittifak yapıyor gözükmesi, NAFTA’yı lağvetme ya da yeniden müzakereye açma konusunda ikna edilmesi gerekenlerin Amerikan Kongresi’nden ibaret olmadığını gösteriyor. Süreci daha da karmaşıklaştıran bu uluslararası boyut, Trump’ın işini daha da zorlaştırıyor. Şahsen benim arzum, anti-NAFTA kampanyasını her şeye rağmen sürdürmesi ve yine aleyhinde güçlü bir kampanya yürüttüğü ancak kaldırma teklifini Kongre’den geçiremediği Obamacare karşıtı girişimindekine benzer bir hezimete uğraması.

    İkinci hezimeti göze alır mı bilmem ama NAFTA’nın kaldırılması ve sınıra duvar inşa edilmesi her birinin gerçekleştirilebilmesi çok ama çok şüpheli iki seçim vaadi. Gerçekleştirilemeyeceği kesin olan ise ikisinin birden yapılması!

    Bu yazı İktisat ve Toplum dergisinin Nisan 2017 sayısında (No. 78) yayımlanmıştır.

    Etiketler: