Arşiv

  • Kasım 2018 (7)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)
  • Mayıs 2018 (22)
  • Nisan 2018 (22)
  • Mart 2018 (21)
  • Şubat 2018 (25)
  • Ocak 2018 (27)
  • Aralık 2017 (24)

    Etiketler

    Peki, şimdi artık bu iş bitti mi?

    Güven Sak, Dr.06 Kasım 2018 - Okunma Sayısı: 554

    Artık bir Amerikan doları alabilmek için 5,5 lira filan vermek gerekiyor. 2018 yılının Eylül ayının başlarında yaklaşık 7 Türk lirası vermek gerekiyordu bir Amerikan doları almak için. Böyle bakarsanız, döviz kuru sanki yerine oturmaya başlamış gibi görünüyor. Bu elbette iyi.

    Şimdilik zarardan kâr etmiş vaziyetteyiz

    Ama unutmayın, daha bu yılın başında bir Amerikan doları almak için 3,77 Türk lirası veriyorduk. Yıl başından beri lira dolar karşısında yüzde 45 değer kaybetti. Eylül gibi zararımız yüzde 77’lerdeydi ama. Bir nevi, zarardan kâr etmiş vaziyetteyiz şimdilik. Ancak olan artık oldu.

    Peki, şimdi artık bu iş bitti mi? Herkes bana aynı soruyu soruyor bugünlerde. Ama bu soru aslında içinde bir dizi soruyu barındırıyor: Kur intibakı artık sona erdi mi? Hayat pahalılığı artık azalır mı? Şirketler artık yeniden üretime odaklanır mı? İşsizlik azalır mı? Doğrusu ya, ben tüm bu “acilci” sorulara bugünlerde kısaca “Hayır.” diye cevap veriyorum. Gelin niye böyle düşündüğümü anlatmaya başlayayım.

    Bu yılın başından beri efektif olarak değişen nedir?

    Aklımdaki soru son derece açık aslında oradan başlayayım. Söyler misiniz bana bu yılın başından beri efektif olarak ne değişti? Aşağıdaki grafikler, Arjantin ve Türk bankalarının iki bilanço kalemini karşılaştırıyor. Türkiye’de bankaların reel sektöre ve tüketicilere yönelik kredileri toplam milli gelirin yüzde 10’undan yüzde 70’e doğru yükseliyor. Arjantin bankalarının reel sektör ve tüketici kredileri toplamı ise Arjantin milli gelirinin yüzde 10’undan yüzde 15’ine doğru hareketleniyor ancak. Ne zaman? 2004 yılından 2017 yılına kadar olan aralığa baktığımızda. Ne oluyor? Türkiye’de reel sektöre ve doğrudan tüketicilere yönelik hızlı bir kredi genişlemesi oluyor. Bu birinci nokta.

    Geleyim ikincisine, bu neden böyle oluyor? Türkiye, uyguladığı sıkı maliye politikası sayesinde 2004’ten 2016’ya devlet iç borçlanma senetlerinin (DİBS) toplam milli gelir içindeki ağırlığını yüzde 80’lerden yüzde 30’lara indiriyor. Ne oluyor? Banka bilançolarında DİBS’den boşalan alan, reel sektör ve tüketici kredileri ile bireysel finansman araçları ile dolduruluyor. Bugün Türkiye’yi kredi kartı borçlularının toplama orana listesinde bir numaraya oturtan süreç işte bu süreç bir taraftan. Bankalarımız kârlı bir operasyondan, Hazine işlemlerinden, bir başka kârlı işleme geçtiler üstelik bilançolarını da hızla büyüttüler bu arada. Arjantin aynı geçişi yapamadı. Onlar hala DİBS’i bankalar eliyle finanse etme aşamasındalar.

    Yabancı tasarruflara dayalı büyüme süreci cephesinde değişen bir şey yok

    Üçüncü olarak ise, şu soruyu soralım: Peki, bu bilanço genişlemesi ve bir nevi iş planı değişikliği, nasıl oldu da oldu? 2004 yılında hem Arjantin ve hem de Türk bankalarının bilançolarının pasifinde yerleşik olmayanlara borçların milli gelir içindeki payı yüzde 5’lerdeymiş. Türk bankalarının yabancılara borçları 2017’ye kadar yaklaşık 5 kat artarak milli gelirin yüzde 25’ine yaklaşmış. Arjantin bankaları ise yabancılara borçlarını aynı biçimde artıramamışlar. Türk bankalarının bilançoları büyümüş, kaynakları artmış, aynı şey Arjantin’de olmamış. Neden? Mali disiplinden elbette. Türk hükümeti kemer sıktıkça daha fazla kaynak harcayabilir hale gelmiş bir nevi. Bankayı kaynak aktarım havuzu olarak görürsek, havuz giderek derinleşmiş ve büyümüş. Dün taşıyamadığı ağırlıkları taşır hale gelmiş.

    Nedir?  2001’de bankacılık sektörünü güçlendirmek için alınan tedbirler meyvesini vermiş. Türkiye’ye yabancı kaynak girişi artmış. Bankalarımız, yabancı para cinsinden borçlanmış ve bu kaynakla yerleşiklere verdiği kredilerin hacmini hızla artırmış. İkinci grafikte, özellikle 2008 sonrasında, dünyada parasal genişleme başlayınca, bankalarımızın yabancılara borçlarının milli gelir içindeki payının nasıl yukarı doğru ivmelendiğine dikkatinizi çekeyim. Aynı biçimde 2013 başında başlayan “"tapering” sürecinin yarattığı kırılmayı da görmek mümkün aynı seride. Dikkatli bakın.

    Berraklık yoksa, sorun var demektir.

    Birincisi, küresel sistem, merkez ülkelerde parasal genişlemeden parasal daralmaya doğru geçmeye devam ediyor. Sürecin şokları daha bitmedi ama mertebeler yerine oturmaya çalışıyor. Dolar kuru önce bir fırladı, şimdi sanki bir yere oturmaya çalışıyor. Burada kalır mı? Şimdilik belirsiz.

    İkincisi yılın başında ekonomide somut olarak ne yapacağımızı bilmiyorduk. Sonra yöneticilerimiz bir dizi olumlu laf etti. Ama ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz hesabından gidersek ortada hala somut bir ekonomik program yok. Geçtim somut adımı, ortada ne olduğunu anladığımıza dair bir berraklık da yok. Çağımız sınırsız bir malumat akımı çağı. Böyle bir dönemde, açıklık ve berraklık çok önemli iletişim stratejisi açısından. Türkiye’nin biriken özel şirket ve banka borçlarını nasıl temizleyeceğini ve yeni bir büyüme ivmesini nasıl  yaratacağını açık bir biçimde hala bilmiyoruz. Kimse stres testilerinden bahsetmiyor. Belirsiz.

    Üçüncüsü,  Türkiye, bir süredir müttefikleri ile yeniden aynı çizgiye gelmek için çaba gösteriyor. Amerika ve Avrupa ile arasında açtığı hendekleri hızla kapatıyor. Kötü mü oluyor? İyi oluyor. Hendek siyasetini temelli terk etmenin olumlu etkilerini görüyoruz kurlarda bugünlerde. Yabancıların “Türkiye bunu zaman kazanmak için mi yapıyor yoksa vakıadan gereken dersi çıkarttı mı?” dediği işte bu hadise. Kalıcı mı bu değişiklik? Belirsiz.

    Tüm bu gelişmelerin ortasında daha her şey belirsizken,  Türk şirketleri üretime yeniden yönelir mi? Yoksa bir an önce depolarda biriken stokları tüketip beklemeye mi başlarlar? Zamanın elindekini büyütme değil koruma zamanı olduğunu, bütün iş insanları bilir zannederim. Belirli olan tek şey, borçlanma vadesinin hızla kısalması ve faiz oranlarının yüzde 60’a varan oranda yükselmiş olması. Bu faiz oranlarından yatırım, üretim filan olmaz. Swap piyasasını dağıtıp faizi herkes için yukarı fırlattığımıza 2019 yılında çok yanacağız gibi geliyor bana doğrusu. Bu ortamda, yeni yatırım hiç olmaz. Herkes nakitte kalıp bekler. Bu üretim dönemini pas geçerler. Bir dahakine Allah büyük diye beklerler.

    Bu durumda, Ayşe teyze ne yapar? Bakın onun da seçenek seti genişledi artık. Eskiden nakitte beklerken tek seçenek dolardı, şimdi artık Türk lirası cinsinden faiz oranları da yükseldi. Daha da yükselir. O da nakitte kalmaya devam eder. Bu dönem hala ev alacak, yatırım yapacak dönem değildir. Tecrübeli bir cumhuriyet yurttaşı olarak Ayşe teyze bunu bilir.

    Ne vakte kadar? Türkiye kapsamlı bir yeniden yapılanma, yeniden dengelenme ya da ne bileyim güçlü ekonomiye geçiş programı ortaya koyana kadar böyle salınmaya devam ederiz. Esas probleme yönelik olmayan, yalnızca esas problemin neden olduğu acıları hafifletmeyi hedef alan pansuman tedbirleri ile bu iş bitmez. Olsa olsa kafamız daha çok karışır. Bundan böyle, iyice görünür hale gelecek bilanço etkileri,  yabancı fon akımlarını negatif etkileyerek, riskleri olsa olsa daha da katmerlendirir.

    Bu köşe yazısı 05.11.2018 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: